Header Ads

12 Eylül Davası İddianamesi 12 Eylül'ü Aklıyor

- MEHDİ BEKTAŞ -
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, 03.01.2012 tarih, 2011/646 soruşturma, 2012/2 esas, 2012/2 iddianame numarasıyla CMK’nin 250. maddesiyle yetkili ve görevli ağır ceza mahkemesine (ÖGM) 12 Eylül darbesini gerçekleştirenlerden Ali Tahsin Şahinkaya ile Ahmet Kenan Evren hakkında, “…CMK’nin 250-252 maddeleri uyarınca yargılamalarının yapılarak 765 sayılı TCK'nin 146,80,31 ve 33 maddeleri uyarınca ayrı ayrı cezalandırılmaları, ...CMK’nin 109. maddesinde sayılan adli tedbirlerden birine karar verilmesi istemiyle” kamu davası açtı.

Basına yansıdığı kadarıyla, özel yetkili ve görevli Ankara 12. Ağır Ceza Mahkemesi, 2012/1 ön inceleme sayısıyla iddianameyi inceledi ve kabul etti, tensiple sanıkların yurtdışına çıkışını yasakladı, sanıkların sorgusunu yapmak üzere 4 Nisan 2012'ye duruşma günü verdi.

Böylece, 12 Eylül harekâtını emir komuta zinciri içerisinde gerçekleştiren TSK'nin yaşamakta olan dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Ahmet Kenan Evren, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Ali Tahsin ŞAHİNKAYA hakkında 765 Sayılı TCK’nin 146. maddesinde yer alan, “T. C. Anayasasının tamamını veya bir kısmını değiştirme, bozma veya ortadan kaldırmaya ve Anayasa ile teşekkül etmiş olan TBMM'yi ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasına engel olmaya cebren teşebbüs etmekten” dava açıldı; dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Nurettin ERSİN, Deniz Kuvvetleri Komutanı Mehmet Nejat TÜMER, Jandarma Genel Komutanı Osman Sedat CELESUN hakkında ise ölmüş olmaları nedeniyle takipsizlik kararı verildi.

12 Eylül sonrası darbecilerin denetimiyle hazırlanan ve halkoyuyla kabul edilen 1982 tarihli T.C. Anayasası’na bakıldığında, 1. maddesinde, devletin şeklinin cumhuriyet olduğu; 2.maddesinde cumhuriyetin niteliklerinin, “…insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti” olarak sayıldığı; 3. maddesinde, “Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütün” bulunduğu; resmi dilinin “Türkçe”, Bayrağın “ay yıldızlı al bayrak”, milli marşının “İstiklal Marşı”, başkentinin “Ankara” kabul edildiği; 4 maddesinde ise, devletin biçimi, niteliği, bölünmezliği, dili, marşı, başkenti belirten bu üç maddenin değiştirilmeyeceği ve değiştirilmesinin teklif edilemeyeceğinin, açık bir dille yazıldığı görülür.

6. maddesinde; “Egemenlik, kayıtsız şartsız milletindir. Türk milleti, egemenliğini, Anayasanın koyduğu esaslara göre yetkili organlar eliyle kullanır. Egemenliğin kullanılması, hiçbir surette hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz. Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan devlet yetkisi kullanamaz” denir.

Türk milletinin/halkın, egemenlik hakkını hangi yetkili organlar eliyle kullanacağı Anayasa’nın 7, 8 ve 9. maddelerinde yazılıdır. Yasama yetkisinin, Türk milleti adına, “TTBMM'ce (md.7), yargı yetkisinin, yine Türk milleti adına, “bağımsız mahkemelerce” (md.9) kullanılacağı; yürütme yetkisi ve görevinin ise, Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulunca, Anayasaya ve kanunlara uygun olarak yerine getirileceği (md.8) açıklanır.

Böylece, T. C. Anayasa’sında egemenlik hakkının, yasama, yargı, yürütme erki, yetkisi/görevi olarak belirlendiği çok net olarak anlaşılır.

10 yıldır ülkeyi yöneten AKP iktidarının, ülkede vesayet rejimi var diyerek, laik Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesine, kuruluş ilkelerine, başta Mustafa Kemal olmak üzere kurucularına, savunucularına, orduya, yargıya, üniversitelere, özerk kurumlara ve kişilere karşı, açık ve sinsi bir savaş yürüttüğü yadsınamaz. AKP bu savaşı, milletvekili çoğunluğuyla Meclis'te geçiremediği Anayasa değişikliklerini referandum yoluyla (%57 kabul oyuyla) gerçekleştirmesiyle; referandum sonrası Hâkim ve Savcılar Yüksek Kurulu’nu (HSYK) ve Anayasa Mahkemesi’nin yeniden yapılandırmasıyla; HSYK eliyle Yargıtay, Danıştay ve mahkemelerde yandaş bir anlayışı oluşturmasıyla; hâkim ve savcılar üzerinde yürütmenin denetimini kurmasıyla; cumhurbaşkanının halkoyuyla seçilmesi Anayasa hükmü olmasına karşın, AKP’nin kurucusu, ilk başbakanı ve bakanı Abdullah Gül’ü MHP ve DTP desteğiyle parlamentoda cumhurbaşkanı seçtirmesiyle; bürokrasiyi, YÖK’ü, TRT’yi ve üniversiteleri iktidar yörüngesine sokmasıyla; orduyu ve üniversiteleri susturmasıyla; emekli ve muvazzaf subayları, bazı siyasileri, gazetecileri, yazarları, aydınları “darbe yapacaklardı” savıyla tutuklatıp yargılatmasıyla; parlamento içindeki CHP, MHP'yle birlikte siyasi partilerin sesini kısmasıyla, parlamento dışı muhalefeti baskı altına almasıyla zafere dönüştürdü.

1982 Anayasası’nın henüz değiştirilemeyen kuralları, yetkinin tek elde toplanmasına, despotik bir yönetim kurulmasına karşıdır. Bu nedenle AKP’nin genel başkanı, yasama, yargı, yürütme yetkilerini tek elde toplayabileceği yeni bir Anayasa istiyor, bu anayasayla ülke yönetilemiyor, yargılama yapılamıyor, hesap sorulamıyor savıyla ortamı geriyor; “Yurt Sulh Cihanda Sulh” ilkesini göz ardı ederek, insanlar olmadan devlet ve devlet organlar işleyebilirmiş gibi, “insan laik olmaz, devlet laik olur” diyor, yeni Osmanlıcılık oynuyor, ABD emperyalizmiyle uyumlu olarak komşu ülkelere öğütler veriyor, tehditler savurup, savaş nutukları atıyor.

Böylece, Montesquieu’nun dediği despotizmi kurmak, “Tek kimsenin kanunsuz ve kuralsız, her şeyi iradesi ve hevesleriyle” ülke yönetmeyi düşlemek, bunu da halkın desteği ve yandaş yargıyla yapılabileceğine hesaplamak. Somut olgulara baktığımızda bunu somut olarak görmek mümkündür.

YANDAŞ YARGI

Son seçimlerde aldığı yüzde 50’lik oy oranıyla kitle desteğine kavuşan AKP iktidarı, toplumu özgürleştiriyorum diyerek, referandumla cumhuriyetin siyasi ve hukuki yapısına en ağır darbeyi vurmaya başladı, yargıya operasyon üzerine operasyon çekti ve çekiyor. Siyasi iktidara yakın kadrolar yargı organının kilit noktalarına yerleştirildi, siyasi iktidara tabi yandaş bir yargı oluşturuldu.

12 Eylül darbecileri hakkındaki davanın, siyasi iktidarın isteklerine uygun açıldığını söylemek, yürütme erkinin yargı erkini yönlendirdiğini savlamak yanlış değildir; iddianamede ortaya konan anlayış ve saptamalar bunu açıkça gösteriyor.

İDDANAMEYİ DEĞERLENDİRELİM

12 Eylül harekâtını gerçekleştirenlerden emekli Orgeneral Ali Tahsin Şahinkaya ile emekli Orgeneral Ahmet Kenan Evren hakkında açılan davanın iddianamesi yaklaşık 80 sayfadır ve on (X) bölümdür.

I. Bölümde, 1.Soruşturmanın Başlaması, 2. Demokrasi, 3. Tanım, Çoğulcu Demokrasi başlıkları altında açıklamalar ve değerlendirmeler yapıldı.

Soruşturmanın başlaması, 12 Eylül 2010’da yapılan referandumla 15. maddenin kaldırılması ardından savcılıklara yapılan şikâyetlere bağlandı. Savcılığın resen (kendiliğinden) bir soruşturma başlatmadığı ve dolaysıyla siyasi iktidarın bir çabasının olmadığı izlenimi doğuyor.

Demokrasi başlıklı kısımda, demokrasinin yönetim şekilleri arasında en iyi yönetim biçimi olduğu, 2.500 yıl önce tartışılmaya başlandığı, antik dönemde Yunanistan’da ortaya çıktığı, geldiği aşama itibariyle, göreceli olarak insanlığın var olduğu her yere yayıldığı, baskıcı rejimlerin yıkılarak demokrasi adına adımlar atıldığı, bu durumun çoğunlukla halkın baskı ve ayaklanması sonucu yönetimlerin zorlanmasıyla gerçekleştiği savlanıyor.

Tanım kısmında, demokrasi Latince bir deyim olup, halk anlamına gelen “demos” ile “egemenlik-iktidar” anlamına gelen “karatos” kelimelerinin birleşmesinden meydana geldiği, halkın kendi kendini yönetmesi anlamında olduğu açıklanıyor; özgürlük, kişinin kendi kendisini yönetmesi, başkası tarafından yönetilmemesi olarak değerlendiriliyor, özgürlük ve demokrasinin birbirini kuşatan ve tamamlayan kavramlar olduğu A.Şeref Gözübüyük’ten yapılan alıntıyla sunuluyor.

Çoğulcu demokrasi kısmında, demokrasi, klasik/çoğulcu, marksist/sosyalist demokrasi diye ayrılıyor; çoğulcu/klasik demokrasi, ideal özgürlüğe yine özgürlük yoluyla ulaşma olarak sunuluyor, özgürlüğü hem araç hem amaç olarak ele aldığı vurgulanıyor. Marksist demokrasinin, özgürlüğü bir araç değil sadece varılması gereken bir amaç gördüğü öne sürülüyor, bu amaca özgürlük kanalıyla değil proletarya diktatörlüğüyle ulaşılacağı savlanıyor. Çoğulcu demokrasi dışında bir de “çoğunlukçu” demokrasi vardır denilerek, Rousseau’nun genel irade “yanılmaz” yargısına değiniliyor; çoğulcu demokrasinin, demokrasiyi mutlak ve sınırsız bir çoğunluk iradesi kabul etmediği saptaması yapılıyor.

III. Bölümde, 12 Eylül öncesi son Ecevit ve Demirel hükümetleri ele alınıyor, yokluktan, yoksulluktan söz ediliyor, Ecevit’in IMF’nin koşullarını kabul etmediği, uluslararası tefecilere muhtaç duruma düştüğü, Türkiye silolarında bulunan tarım ürünlerini 150.000.000 dolarlık kredi karşılığı Wels Forga adlı Amerikan bankasına ipotek vermek zorunda kaldığı, DİSK başta olmak üzere sol grupların güvenini yitirdiği, 14 Ekim 1979’da yapılan ara seçimi kaybederek istifa ettiği; yeni hükümeti Demirel’in kurduğu, 25 Kasım 1979’da güvenoyu alan hükümetin kurulduğu süreçte ekonominin çöküş içinde olduğu, terör olaylarının tırmandığı saptaması yapılıyor.

IV. Bölümde, 12 Eylül 1980 öncesi darbe yönetiminin yaptığı hazırlıklar ve attığı adımlar konu ediliyor, müdahale fikrinin Temmuz 1979’da ordu içinde konuşulmaya başlandığı, Kenan Evren’in komutanlarla görüşmeler yaptığı, Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Haydar Saltık başkanlığında bir çalışma grubu oluşturulduğu; bu grubun 11 Eylül 1979’da çalışmaya başladığı; 21 Aralık 1979’da Genelkurmay Başkanı, kuvvet komutanları, Harp Akademileri Komutanı, Ordu ve Kolordu komutanlarının katılımıyla toplantı yapıldığı ve 26 Aralık 1979’da hükümete ve parti liderlerine İç Hizmet Kanunu’nun 35 maddesi de hatırlatılarak uyarı mektubu verildiği; Bayrak Harekat Planının hazırlandığı, darbenin 11 veya 12 Temmuz 1980 günü yapılmasının kararlaştırıldığı, 3 Temmuz’da özel kuryelerle planın komutanlıklara ulaştırıldığı açıklanıyor.

V. Bölümde, 12 Eylül darbesiyle sonrası yapılanlar anlatılıyor; 12 Eylül 1980 günü saat 03,59’dan itibaren TRT’de İstiklal ve Harbiye marşlarının çalınması, MGK’nın 1. Nolu bildirisinin okunması, sokağa çıkma yasağının konulması, aynı gün saat 13’te Kenan Evren’in, Genelkurmay ve MGK başkanı sıfatıyla radyo ve televizyonda konuşması, 2 Nolu bildiriyle sıkıyönetim komutanlarının atanması, 4. Nolu bildiriyle MGK’nın oluşturulduğunun açıklanması, TBMM'ye, Cumhuriyet Senatosuna ve Cumhurbaşkanına ait yetkilere el konulması, 7 Nolu bildiriyle siyasi parti, sendika, derneklerin kapatılması, 9. Nolu bildiriyle Emniyet Genel Müdürlüğü’nün tüm teşkilatıyla Jandarma Genel Komutanlığı emrine verilmesi ve Emniyet Genel Müdürlüğü’ne Korgeneral Hayrettin Tolunay’ın atanması, Türkiye’nin 13 sıkıyönetim bölgesine ayrılması, sansür, Nadir Nadi ve Ruhi Su’ya yapılanlar dile getiriliyor.

VI. Bölümde, askeri darbe yönetimi döneminde gözaltında ve cezaevlerinde yaşananlar ve ölümlerden söz ediliyor, 1980 öncesi Ülkü Ocakları ve MHP Gençlik Kolları başkanlığı yapmış Muhsin Yazıcıoğlu’nun, ülkücü Nimet Tanrıkulu’nun, şimdi Demokrat Parti Genel Başkanı olan ülkücü Namık Kemal Zeybek’in, ülkücü İbrahim Ünal’ın, MHP İl Başkanı Yaşar Yıldırım’ın; Devrimci Sol davasından yargılanan Celaletin Can’ın, sol görüşlü Gökhan Eren’in, MHP Milletvekili Yaşar Okuyan’ın, Halkın Kurtuluşu davasından yargılanan Mustafa Yalçıner’in, ülkücü Mahir Kadir Damatlar’ın, Devrimci Yol davasının bir numaralı sanığı Oğuzhan Müftüoğlu’nun, doğunun başbuğu olarak nitelenen MHP’li Yılma Durak’ın, Diyarbakır Cezaevinde yatan Selim Dindar’ın, Kürt yazar Orhan Miroğlu’nun, Adıyamanlı Abdurrahman Yücel’in yazılarından, söyleşilerinden, alıntılar yapılıyor; darbeciler hakkında şikâyette bulunan sol görüşlüler Mustafa Kahya’nın, Yılmaz Kızılırmak’ın, Yener Turan’ın, Reşat Keskin’in, Metin Terzi’nin, Cumhur Yavuz’un ve ülkücü Osman Başer’in, Yılma Durak’ın soruşturma savcısına verdikleri anlatımlar (ifadeler/beyanlar) aktarılıyor.

Yine bu bölümde, gözaltı merkezlerinde ve cezaevlerinde uygulanan 30’u aşkın işkence yöntemi gözler önüne seriliyor, Mamak ve Diyarbakır askeri cezaevlerinin işkencenin sistematik yapılan yerler olduğu belirtiliyor, Ankara Emniyet Müdürlüğü’nde DAL (Derin Araştırma Laboratuvarı), Adıyaman’da Pirin Palas Hapishanesi, İstanbul’da Gayrettepe işkence merkezi olarak öne çıkarılıyor, Diyarbakır cezaevinde Esat Oktay Yıldıran’ın, Mamak cezaevinde Raci Tetik’in işkence emri verdiği belirtilerek, Ankara’da polis memurları Zeki Kaman ve Dürüst Oktay’ın işkence yaptığı açıklanıyor, 7 Kasım 1982’de yapılan ve %92,7 evet, %8,6 hayır oyuyla sonuçlanan halkoylamasıyla kabul edilen Anayasayla güdümlü demokrasiye dönüldüğü söyleniyor, yönetimin sivillere devredilmesinden pişmanlık duyulduğu vurgulanıyor.

VII. Bölümde, genel bir değerlendirme yapılıyor, “devlet içinde küçük bir devlet gibi örgütlenen ordunun Fatsa'da sıkıyönetim ilan edilen bölge olmamasına rağmen… Kenan Evren’in emriyle operasyon yapılarak müdahale edilmiş olmasını… diğer bir kısım illerdeki terör olaylarına, sıkıyönetim olmadığı için müdahaleye yetkilerinin olmadığının belirtmiş…” bulunmasını öne çıkararak, “…her halükarda ülke yönetimini cebren ele geçirmek niyetinde oldukları, yapılacak darbenin halkın gözünde meşru görülebilmesi için terör olaylarının üzerine bilerek gitmedikleri, müdahale etmedikleri veya tertiplenen olay amacına ulaştıktan sonra müdahale ettikleri, …darbe yapmak için bir yıl şartların oluşmasını bekledikleri, darbe için fırsat kolladıkları… ” olduğu vurgulanıyor.

VIII. Bölümde, şüpheli (iddianame kabul edilmekle sanık) anlatımlarına yer veriliyor.

"11 Eylül 1980'de devam eden terör ve anarşi eylemleri 12 Eylül 1980'de birden önlenmiş, suçlular yakalanmıştır" iddiasının Süleyman Demirel tarafından ileri sürüldüğünü, doğru olmadığını, 12 Eylül'de sokağa çıkma yasağı ilan edildiğini, devam ettiğini, herkesin şaşkınlık yaşadığını, bir hafta boyunca önemli olayın olmadığını, ancak ardından olayların tekrar başladığını ve 6 ay kadar sürdüğünü, olayların ancak 6 ayda kontrol altına alınabildiğini, 12 Eylül 1980'de ülke yönetimine el koyduktan sonra terör örgütü mensuplarının tümünün adres ve kimliklerinin bilinmediğini, daha sonra MİT ve jandarmanın beraber çalışmasıyla bunların ortaya çıkarılarak yakalandığını,

IX. Bölümde hukuki değerlendirme var.

İlk değerlendirme, Anayasayı ihlal suçu yönündendir: ‘Şüpheliler tarafından 12 Eylül 1980 günü daha önce gizlice hazırladıkları “Bayrak Harekat Direktifi” adlı darbe planı çerçevesinde, T. C. halkının vergileriyle alınmış ve yurt savunması için kendilerine tevdi edilmiş silahları kullanarak cebren ülke yönetimine bütünüyle el koymuşlardır... Parlamento ve hükümet feshedilerek ortadan kaldırılmış, parlamento üyelerinin dokunulmazlığı kaldırılarak bütün yurtta sıkıyönetim ilan edilmiştir. Yurtdışına çıkışlar yasaklanmıştır. Şüpheliler Anayasal düzen ortadan kaldırılmıştır... Millete ait olan egemenlik yetkisi, TBMM'ye ait olan yasama yetkisi ile Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kuruluna ait olan yürütme görevini, silahlı güç kullanılarak ele geçirmişlerdir…Milli Güvenlik Konseyi oluşturmuşlar, meşruiyete dayanmadan çıkardıkları... Anayasa Düzeni Hakkında Kanunun 2. maddesindeki…. düzenleme ile …Millet Meclisine, Cumhuriyet Senatosuna ve Cumhurbaşkanına ait yetkilere cebren el koymuşlardır…. 3. maddesindeki… ve 4. maddesindeki düzenlemeyle... Anayasa ve Anayasal düzen ortadan kaldırılarak, kişi hak ve özgürlükleri tamamen Milli Güvenlik Konseyinin inisiyatifine terk edilmiştir. Başta yaşam hakkı olmak üzere temel hak ve özgürlükler açısından hiçbir güvence kalmamıştır.

X. Bölümde, şüpheliler Ahmet Kenan Evren ile Ali Tahsin Şahinkaya’nın CMK’nin 250-252. maddeleri uyarınca yargılamalarının yapılarak 765 Türk Ceza Kanununun 146, 80, 31 ve 33 maddeleri uyarınca ayrı ayrı cezalandırılmaları,... atılı bulunan suçun niteği, şüphelilerin ilerlemiş yaşları ve sağlık durumları dikkate alınarak haklarında CMK’nin 109. maddesinde sayılan adli kontrol tedbirlerinden birine karar verilmesi kamu adına talep ve iddia olunmuş, Nurettin Ersin, Mehmet Nejat Tümer, Osman Sedat Celasun hakkında Anayasal düzeni zorla değiştirmeye kalkışmak suçundan ek takipsizlik kararı verildiği, 38 adet numaralandırılmış klasörün ek olarak sunulduğu belirtilmiş ve yararlanılan kaynaklar gösterilmiştir.

İddianamede, “düzenlemede seçenek olarak sayılan eylemlerin tamamlanmış halinden bahsedilmediği, ancak Anayasa ve TBMM gibi demokratik düzenin temel unsurlarının ortadan kaldırılmasına veya değiştirilmesine teşebbüsün cezalandırıldığı bir durumda, bu eylemlerin tamamlanmış hallerinin cezalandırılmayacağı düşünülemeyeceği” gibi bir yorum getirilerek, cezalandırma isteniyor. Hukukçuyum diyen hiçbir kimse böyle bir savda bulunamaz. Çünkü İtalyan hukukçusu Manzi’ninin dediği gibi, “…netice husule gelmişse ceza kaidesi tesirini kaybetmiştir= darbe gerçekleşmişse ceza kuralı etkinliğini yitirmiştir”. Kaldı ki bu sav, 5237 sayılı yasanın 2. maddesinin, 3. bendinde belirtildiği gibi, “Suç ve ceza içeren hükümler kıyasa yol açacak biçimde yorum”lanmasıdır. Sonucu almış darbeciler hakkında hukuken cezalandırma istenemeyeceğini muhtemelen iddianameyi yazanlar da biliyordur, ama amaç üzüm yemek değil bağcı dövmek olunca, siyasi iktidarın amaç ve hedeflerine uygun davranışlar hukuksal metine dönüşüyor. Mağdurların şikâyet üzerine bir soruşturma başlatılması doğaldır, ancak hukukun gereği yapılmalıdır. Hukuk dışı yorumlarla yargıyı uğraştırmaya, kamuoyunu yönlendirmeye, insanları yormaya hiçbir kimsenin, hele savcının hiç hakkı yoktur.

İddianame, 12 Eylül öncesi yaşanan katliamları, “...ülkeyi kaosa sürükleyerek darbeye zemin hazırlamak isteyen güçlerin” gerçekleştirdiği vurgusunu yapıyor, bunların sağcı, solcu mu, yerli mi yabancı mı olduğu konusunda bir değerlendirme yapmıyor, ülkücülere eziyet ettiği iddia edilen Zeki Kaman, Dürüst Oktay gibi POL-DER’li oldukları savlanan polisleri öne çıkarırken, DAL’da, Gayrettepe’de, Artvin’de, Erzurum’da, Suluova’da, Fatsa’da solculara eziyet eden POL-BİR’cilerden hiç söz etmiyor.

Son günlerde TRT’de, diğer televizyonlarda, 12 Eylül’den yakınan ırkçıların, dincilerin sesi sıkça duyuluyor. Solu kazıyan 12 Eylül’ün sağı da ezdiği imajı veriliyor. Bu davada, karşıt siyasi düşüncede olan ve 12 Eylül öncesi birbirine kurşun sıkanların müdahil makamını birlikte oluşturması garip bir durum oluşturmayacak mı? Faşizmin gelmesini engelledik diyenlerle, komünizmi engelledik diyenler yan yana nasıl duracak, bilemiyorum?

Sonuç olarak, bu haliyle bu davanın içten olmadığı gibi, 12 Eylül’ü aklamanın yanında, sağı da aklayacağını, “bilinmez güce” yıkılan katliamlardan arındırılacağını düşünüyorum. Bunun ipuçları iddianamedeki anlayış ve yazılış biçiminde görülüyor; Kahramanmaraş, Çorum, Sivas ve 1 Mayıs, 16 Mart katliamları, darbe yapmak isteyen bilinmez güce yüklenerek, katliamcı failler kışkırtmaya gelmiş gibi gösterilerek aklanıyor...

5 yorum:

Blogger tarafından desteklenmektedir.