Header Ads

Yanıldık Ey Halkım!

- yazı: MURAT UTKUCU -
Özrümüzle huzura geldik. Lakin her şerde bir hayır var dedik, siyasi ayarlarımızı güncelledik. Başka bir dünya her zaman mümkündü ya anladık ki sofranın aşçısı açlar olduktan sonra!

Zor bir yazı olacak belli! “Hedefte” başka bir akıl olunca kalem iyi çalışıyor da insanın kendisinden hesap sorması kolay değil. Aziz Nesin, “Şimdiki Çocuklar Harika” adlı kitabında şöyle bir hikâye anlatır: Öğretmen, öğrencilerinden vicdan azabına ilişkin hatıralarını yazmalarını ister. Ödevler toplanıp bir bir okunduğunda görülür ki herkes bir başkasının vicdan azabını kaleme almış. Öğretmen çok kızar ve “bakın” der “Ben anlatayım da görün. Lakin o hikâyede de anlatan, pişman değil bu kez mağdurdur. Hikâyenin kahramanı çocuk, arkadaşına yazdığı mektupta “Anlaşılan” der herkes kendi pişmanlıklarını unutuyor, akıllarda sadece başkalarının vicdan azabı kalıyor.” Siyaset, teori-pratik uyumu üzerine kurulu bir tür kehanet bilimi olduğuna göre yanılmaya en müsait alan herhalde! Ama görünen o ki hayat tarafından hükmü kesilen onca hatalı tahlil yanlış tahmine rağmen kimsenin bu taraklarda bezi yok. Herkes siyasi hatasının analizini tarihe havale ediyor. Belki siyasi muhataplarına koz vermemek, belki teorik kurmacasına olan “saygısından”, belki işin varacağı noktaya dair korkusundan. Bu yazı bütün bahaneleri bir kenara bırakıyor ve yanlışına yanlış deme cüretiyle yola çıkıyor.

Evet yanıldım. Referandumda hata ettim ve “Evet” dedim. Ama her siyasal hata gibi makul ve mantıklı sebeplerim vardı. Türkiye’nin ezilenleri için biraz daha özgürlük umuyor, daha iyi bir “Nizam-ı Cedit ve ülkenin tüm “lanetlileri” için güzel şeyler istiyordum. Paketin, bütün o köylü kurnazı ucuzluklarına rağmen, ordunun siyaset üzerindeki etkisini kırarak Pandora’nın kutusunu açabileceğini böylece siyasette yeni imkânların boy vereceğini düşlüyordum. Kabul, ben ve benim gibi düşünenler fena halde yanıldık. Meğer kronik militarizm, sancak devir teslim törenine hazırlanıyormuş. Günde beş vakit Kemalizm’i topa tutanlar meğer arabanın kaportasını yeşile boyamakla meşgullermiş sadece (*). Bugün devlet tıpkı otuzlu yıllarda bütün İstanbul işçilerinin parmak izini alan Kemalist rejim gibi yurttaşının mahremiyetine gözünü kulağını dikmiş ilerde kullanmak üzere istihbarat biriktirmekle meşgul. Nâzım’ı, seksen yıl önce asılsız belgelerle kürek cezasına mahkûm eden yargıçların yerinde, bugün bir gencin hayatını boynundaki poşuya bakıp karartan halefleri görev yapıyor. Esnek çalışmanın yanına esnek yargılama kuralları da eklendi! Deliller esnek, iddianameler esnek, suç müphem, ceza ise kürek… Bütün bunlara, grevin yasal olmaktan çıkarıldığı, iş kanunlarının de facto ilga edildiği bir piyasada, sefil bir ücrete en az on saat çalışmak zorunda kalan insanları, çocuklarını açlıkla terbiye etme noktasında milyonları ekleyin. Sonra, sokaklarda turlayan dört çekerleri, ekranlarda yoksullarla alay eden rezidans reklamlarını, sayısı hızla artan dolar milyarderlerini not alın. Tüm bunların yanına, Roboski katliamını yayımlamak için hükümetten emir bekleyen özel kanalları, hükümetin basın bürosu gibi çalışan sahibinin sesi gazetecileri de yazın. Kopenhag’dan Ankara Kriterlerine sıçrayıp oradan da Riyad semalarına aktarma yapmak için apronda kalkış izni bekleyen bu rejimle uçmak istemeyenler el kaldırsın!

Peki bunların olacağını bilmiyor muyduk? Anlaşılan bilmiyor ama ihtimal dâhilinde görüyorduk. Bakın referandumdan hemen önce BirGün yayımlamaktan imtina ederken belki aynı sebeple Taraf’ın sahip çıktığı yazıda ne demişiz:“Ak Parti, milli görüş geleneğinden gelmekle birlikte değişimi savunan pragmatik, İslamî kapitalist bir parti. Bir kez daha hatırlatalım. Solcu değil! Doğrudur: Bu parti siyasi çapı kadar demokrattır. Amaç hâsıl olduğunda şimdi dillerine pelesenk olan demokrasi, tıpkı YÖK’te olduğu gibi, geri plana düşecek görünüyor.” Yazı, aşçının niyetini teşhis ediyor ancak eldeki malzemeye bakarak, en azından eskisine göre daha güzel bir yemeğin halkın sofrasına geleceği iddiasını taşıyor fakat daha da ileri gidiyordu. “Ama… kısmen de olsa demokratikleşme sürecini, sosyalist sol reddetme lüksüne sahip midir?”Ak Parti, hiçbir zaman sosyalist bir anayasa hazırlamayacak. Ancak klasik burjuva demokratik standartların sisteme içkin hale gelmesi solun itiraz edeceği bir hak gaspı mıdır? Nihayetinde bir sistemden söz ediyoruz. Dikta anayasasından uzaklaşan sivil bir sistemden!”

İtiraf etmeliyim ki “Akepe’nin ne MAntaLelite” de olduğu hususunda tespit doğru iken sonrası umutlu saatler adlı radyo programında hayâlperest sunucunun yorumlarını hatırlatmakta.“Ben nerde yanlış yaptım?” sorusuna verilecek cevap da tam bu hayâl ve umut ekseni üzerinde sıralanıyor:

1. Devletin tepesine seksen yıldır çöreklenmiş Ancient Regime’in bir şekilde ayak altından çekilme ümidi heyecan vericiydi. Yenisinin eskisine rahmet okutma ihtimali olsa da rejim üzerindeki askeri ablukanın kırılmasıyla militarist aklın budanma olasılığı desteği hak ediyordu.

2. Sol zayıftı ve ülkenin demokratik dönüşümü için sermaye dahil farklı sınıflarla birlikte tavır almak bilinen bir siyasi taktik değil miydi? Mesela,1946 yılında CeHaPe’nin içinden çıkan ve aslının zihinsel kopyası olan Demokrat Parti, Türkiye Komünist Partisi tarafından desteklenmiş, hatta Parti, üyelerini bu çiçeği burnunda burjuva-feodal partiyle ilişki kurmaları için yönlendirmemiş miydi?

3. Eylül rejimi sadece anayasa değildi. Yeni bir devlet ve toplumsallaşmış siyasi zihniyetti. Bu zihniyette delik açmak, iktidarın tüm ayak oyunlarına rağmen hayırlara vesile olabilirdi.

Ama bunların hiçbiri olmadı. Aksine kara deliğin çekimine kapılmış bir yıldız gibi ülke karanlık bir rejime sürüklenmeye başladı.

Neden olmadı sorusunun cevabı ise yaklaşık otuz yıl önce kaleme alınmış ve Mülkiye’de talebeyken elime geçen illegal bir bildiride yazılıydı aslında: “Türkiye’de demokrasi bir devrim meselesidir!” On sekiz yaşında genç bir devrimci için nefes alıp vermek bile devrime dair olduğundan bizim için bu tespitte şaşılacak bir şey yoktu! Fakat otuz yıl sonra sivil faşizmin koşar adım inşa edildiği bugün bir kez daha anlıyorum ki herkese özgürlük istisnasız adalet ve kendi çapında eşitlik getirebilecek demokratik bir düzen bu ülkede ancak devrim tadında siyasal bir dönüşümle gerçekleşebilir. Kimseyi ötekileştirmeyen ötekilerin devrimiyle! Demokrasi ne öyle adım adım gelecek gibi görünüyor ne de kendilerine muhafazakâr demokrat diyen Yeşil militaristlerin eliyle.

1946’da komünistler, Demokrat Parti’yi destekleme kararı aldılar ve uyguladılar. Çok değil dört yıl sonra ünlü 51 Tevkifatı ile Vedat Türkali’nin Bekle Bizi şiirine mısra olan zulümleri yaşadılar. Demokrat Parti’nin “demokrat” lideri, Yeter, Söz Milletin! diyerek iktidara geldi ve odunu aday koysam seçilir aşamasına geçmesi için beş yıl yetti. Bugün gelinen noktada sanki tarih tekerrür ediyor.

Eski tüfeklere haksızlık etmemek için şunu da not edelim. Dersimde mağaraları gazlayarak kendi halkını katletmiş, dünyanın en büyük şairlerinden birini, ölünce çıkarmak niyetiyle zindana tıkmış, milli burjuvazi yaratmak için köylüsüne işçisine etmediğini koymamış bir rejimden kurtulmak için devrimci bir partinin bu tür taktiklere başvurması anlaşılır bir durum değil midir? Tıpkı Kürt demenin bile yasak olduğu bir dönemden Kürtçe TV’nin yayına geçmesinin umuduyla heyecanlanan muhalifler gibi. Ama nasıl altmış beş yıl önceki Demokrat Parti buluşması siyasi bir boşa kürek çekme vakası ise Ak Parti’ye verilen destek de son tahlilde aynı kayıkta aynı işin tekrarı oldu.

Ak Parti’nin reform kırıntıları, demokrasi açlığını bastırmıyor ama geleceğe dair umudu besliyordu sadece. Ve herhalde bunu da en iyi Ak Parti ideologları biliyordu. Mehmet Altan’ın İMC TV’de geçenlerde söylediği gibi, anlaşılan bu kırıntılar, tuzaktaki yem misaliydi. Referandumda asıl niyetin üstünü örten şal gibi… Ülkenin iki yıl içinde geldiği nokta, mevcut iktidarın farklı olana hayat hakkı tanımama konusundaki cüretini ortaya koyuyor. Bir emirle heykel yıkan, aklına esince tiyatro kapatan, her türden her yaştan ve her kesimden muhalife hamamböceği muamelesi çeken, yüzde on seçim barajlı bir ülkede aldığı oya bakıp tekçi tekerlemesine tek partiyi de ekleyerek bu anlamda 1930 CeHaPe’sinin İslam versiyonu olan, her şeye ama her şeye, yurttaşlarının çocuk sayısına, dinsel inancına, mezhebine, içkisine kürtajına yatak odasına karışacak kadar sokağı kendince yeniden üretmeye kalkan, Roboski’de çoluk çocuk demeden katledilmiş 34 Kürdün taziyesini paraya tahvil eden, bir yandan eski rejimi dinsel zorbalıkla suçlayıp mağduru oynarken öte yandan meydanlarda Alevileri yuhalatan Zerdüştilere hakaretler yağdıran, ateistlere saydıran, üstüne, kendi dinini ve Sünniliği farklı inançlara zorla dayatmaya kalkan bir tarzı hükümet ne yazık ki muhatabımız.

Ak Parti pervasızlığı, referandum sonrasında kısa sürede tavan yaptı ve hâlâ zirvede. Yeni anayasaya dair kimsede umut yok. Çünkü üç yıl önce demokratları üç hilalle korkutan AKePe, çoktan maskesini çıkarıp attı. Daha bismillah demeden Anayasanın ayrımcılık maddesi üzerinde Ak ve Hareket Partileri kol kola görünüyor.

O halde doğru tutum neydi? Referandumda evet ve hayır demek vesayet rejiminde top çevirmek anlamına geliyordu. Boykot ülkenin batısında belki oransal açıdan etkisiz kalacaktı lakin siyasi duruşla Akepe zihniyetine cevap verilmiş olacaktı. Ülkenin Kürt cephesinde zaten hükümete gereken cevap verilmişti.

Peki ama neden yanıldık? Yanıldık çünkü halatına asılarak bir geminin rotasını düzeltebiliriz sandık. Yanıldık, çünkü işkence 1982’de de yasaktı ve Weimer’ı gelse değişen bir şey olmayacaktı. Olacak sandık. Yanıldık, çünkü Sol akıl, sokağa hâkim olmasa da Askeri Bando’ya çiftetelli çaldırabiliriz sandık. Yanıldık, çünkü bu ülkede, idolü Demokrat Parti olan sağ zihniyetin, Kemalist devlet ruhuyla sahiden derdi tasası olabilir sandık! Çünkü darbeci ordusundan, Kontracı Ergenekon’undan illallah etmiştik. Çünkü söylem, hakikati perdeledi. Çünkü ilk kez birileri çıkıp devletin ezberini bozuyordu. Meğer ezber bozmak da plana dâhilmiş. Eski rejimin kendisini değil ama malikini değiştirmek için gerekli bir taktik. Hepsi bu. Üstelik sadece Kürde Kürt diyerek yüz elli yıllık meseleyi ucuzundan çözmek, darbelere karşı olmak söylemi üzerinden demokratlık madalyasını göğsüne iliştirirken militarist akılla ülkeyi yönetmeye devam etmek de yanında hediyesi!

Evet yanıldık! Demokrasi armut değildi, pişip ağzımıza düşmeyecekti. Düşer sandık.
“Sol Evet”in büyük günahı budur.

Ne diyelim, yanıldık ey halkım. Özrümüzle huzura geldik. Lakin her şerde bir hayır var dedik, siyasi ayarlarımızı güncelledik. Başka bir dünya her zaman mümkündü ya anladık ki sofranın aşçısı açlar olduktan sonra!
Aşçının mönüsündeyse herkesin ruh ve damak tadına iyi gelecek üç yemek: Ekmek, Gül ve Hürriyet
Afiyet olsun!

(*) Kemalizm, anti demokratik kapitalist kalkınma siyaseti olmakla birlikte aydınlanma projesidir. Bütün günahlarıyla birlikte mesela kadın erkek eşitliği için gösterdiği “jakoben” inat, vulgar bir pozitivizmden beslense de mistik dünya algısına karşı bu coğrafyada beki ilk kez bilimsele yapılan politik vurgu takdire şayandır. Kadın cinayetlerinin ayyuka çıktığı, öğrenci kamplarında haremlik selamlığın dayatıldığı, sosyal hayat ve laboratuvarların dinsel referans ekseninde düzenlenmek istendiği bugün, Akepe ideolojisi ile Kemalizm arasındaki siyasi ayrımları fark etmek gerekiyor.

*BirGün Forum'dan alınmıştır.

2 yorum:

  1. yetmez ama evet :)

    YanıtlayınSil
  2. Ceylan Önkol'a, ağlıyor, Cumartesi annelerini ağırlayıp Berfo anadan alıntılar yapıyorlardı..
    Bu görüntüleri bekliyorduk, açtık, susamıştık adeta "Ne yetmez ama evet'i on kere evet yüz kere evet diyordum ben...
    Oturduğumuz yerde hiç bir şey yapmadan "bu islamcılardan hayır gelmez" deyip bunun verdiği konformizmle oturmayıp elimizi taşın altına koyuyorduk
    Son (yıldızlı)paragraftan Kemalizm övgüsü çıkmazsa (ki bence çıkmaz) harika bir yazı..
    Tarihi eski ama ben yeni okudum.
    Kaçırmışım

    YanıtlayınSil

Blogger tarafından desteklenmektedir.