Header Ads

Bir Merdiven Niye Kanar?

- RENGİN ARSLAN -
İçinden merdiven geçen şiirler vardır. İçinden merdiven geçen meydanlar, sokaklar vardır. Dışarıdaki merdivenleriyle dünyaya açılan büyük istasyonlar vardır. İçinden merdiven geçen ölümlerimiz var... 

2 Temmuz 93’ten, Sivas’tan, Madımak’tan tanıdığımız merdivenler var. Üç şair oturuyor: “Şiir insanları sevmeye yarar” diyen Metin Altıok... “Denize inen Merdiven”in şairi Behçet Aysan... Muhtemelen o gün o merdivende, “…öldüğümde / doğduğum yere gidiyorum / yıllarca süren bir hasret ve bilinmezliği / işte böyle yeniyorum” diye yazan Uğur Kaynar...

Bu fotoğrafa bakarken kendi merdivenlerimizi hatırlıyorum. Şiirsiz bir dünyanın zulmünden yana olanların hıncının, hani neredeyse tüm iyimserliğimizi silip attığı o tarihin öncesindeki merdivenlerimizi...

Dümdüz bir ova olsa da kent; inip çıktığımız, kah taş bir avluya kah bir apartman dairesine ulaşan merdivenler vardı...

Güneşin doğması, oyun saatinin habercisidir çocuklukta. Kahvaltı ne ki! Lafın gelişi, “üçer beşer” inilir merdivenler. Ama gerçek öyle mi? Ufak tefek ayaklar, tam oyuna giderken bir “apartman kazası” geçirmekten ürkerek, ikişer ikişer iner merdivenleri. Öyle ya, o zamanlar için büyük iş bu. Oyun arkadaşlarına giden yol en az yarı yarıya kısalır.

Öğle, ikindi neyse de akşam ezanı fenadır. Akşamın sonunda, mevsimlerden baharsa tepesine çıkılan erik, elma, dut ağacından inip eve gitmek zor gelir. İşte o zaman ağır ağır çıkılır merdivenler. Teker teker, hiç acele etmeden.

Zaman geçer, tersine döner ritim. Bu kez baba ocağına, ana kucağına kavuşmak için.

İstanbul’a gelişlerin tarihi ânı ise, tarih neyi gösterirse göstersin, mevsim ister bahar ister kış olsun o merdivenlere, Haydarpaşa’nın eteklerine ayak basılan andır. Derin bir nefes alıp, tekinsiz bir evrenin kapısının eşiğinden geçer gibi, adımlar kollanarak inilir.

Ve bir şiir. Şairi affetsin beni. Bundan 14 yıl önce nerede okuduğumu hatırlamıyorum. Şöyle diyordu, ezberimden gitmedi: “İp bulamayınca merdivenle çıktık yıldızlara...”

Evet, merdivenler yıldızlara çıkıyordu bir zamanlar mutlaka. Bozkırın ışıksız akşamlarında, bir yandan büyük ayıyı bulmaya çalışırken, bir yandan herhangi bir takıma eklenmemiş başıboş yıldızlara çıkmayı hayal ederdik, bir merdivenle!

O yıllarda merdivende oturan şair görmemiştim hiç. Benim bildiğim şairler bir çalışma masasının başında otururlardı. O olmadı bir rakı masasında. O da olmadı bir köy evinin penceresine dayarlardı dirseklerini. O da mı değil? Öyleyse muhakkak mürekkebi bitmek üzere olan bir kalemle küçük bir kâğıda dizelerini karalarlardı...

Şairlerin merdivenlerde, belki neyi beklediklerini bile bilmeden böylece oturduğunu bilmiyordum o yıllarda. Çürüyen bir zamanın içine doğduğumu bilmediğim gibi, yeri geldiğinde yıldızlara varabilecek o merdivenlerde, kulakları “çakalların ulumasına” kesilmiş beklediklerini bilmiyordum.

Biz büyürken dünyanın başka bir yerinde, başka bir dünya kuruluyordu. Abarttığımı sanıyorsunuz. Hayır. O dünya kurulurken bizim çocukluğumuz yıkılıyordu. Özgürlüğün çıkış yolu, uzay araçsız yıldızlara çıkmanın biricik aracı merdivenler, onların imgesi, onların verdiği can; bir daha asla geri dönmeyecek şekilde yok oldu.

Bir gün o fotoğrafı gördüm. Yeşil halılarla kaplanmış ahşap merdivenler. Bir şair elinde bir süpürge tutarken; bir şair elini çenesine dayamış, uzak olmayan bir “geleceğe” bakarken; bir şair çıkarılacak yangının yüreksizliğinden habersiz, önünde bir yangın tüpüyle o merdivenlerde otururken bir dünya yıkıldı. Bu karenin dışında bir yerde Asım Bezirci, bir elbise askısının “sivri” ucuna güvenip kendini onunla savunmayı kurgularken bir dünya yıkıldı... Kendini böylece savunmaya kalkmak bir çocuğun kurgusudur olsa olsa... İşte o çocukluk yıkıldı.



20. yüzyılın, 21. yüzyılın merdiven imgesi bir daha geri döndürülemeyecek şekilde bozuldu, tahrip edildi, yıkıldı. İmgeler böyledir işte. Duyduklarımızdan, gördüklerimizden en ağırını bırakırlar bize. Ve dünya böyledir işte. Bir merdivenin tırabzanlarının arasında kurulabilir/yıkılabilir. Şiirden müteşekkil, “yeni bir gökyüzü arayan”, o süpürge, o el ve yangın tüpüyle kurulan barışçıl dünya, şiirin olmadığı bir dünyanın hıncıyla yıkılabilirdi ancak. Yıkıldı.

Gökyüzüne dayadığımız merdivenle özlediğimiz geleceğe ulaşana kadar tarih o günde durdu. Bugüne ait bildiğimiz her şeyin içinde bu fotoğraf var mutlaka. Bazı sahnelerin ömürden silinmesi, hafızasının bir arka penceresine sığınması mümkün değildir.

Biz bugün artık ne yaparsak yapalım, ellerinde cihanın bütün iyilik emareleriyle üç şair, hâlâ o merdivende oturuyor. Tarih 2 Temmuz ‘93 hâlâ. Ama yine de Behçet Aysan’ın şiirinde dediği gibi, “Yarın diye bir şey var.”

*Bu yazı Merdivende Üç Şair isimli kitaptan alınmıştır. Haz: Orhan Tüleylioğlu/Kırmızı Kedi Yayınevi

Hiç yorum yok

Blogger tarafından desteklenmektedir.