Header Ads

James Joyce'u Anlamak

- yazı: YANKI ENKİ -
“James Joyce’un ‘Ulysses’ romanı edebiyata en çok zarar veren kitaplardan biridir.” İşte böyle buyurdu günümüzün ünlü yazarı Paulo Coelho geçen günlerde. James Joyce’a modernist sıfatı yakıştırılıyordu ve onunla ilgili ortak kanı zor anlaşılan kitaplar yazmış olmasıydı. Paulo Coelho da kendisinin modern bir yazar olduğunu ama en önemli özelliğinin zor olan bir şeyi Joyce’un aksine kolay anlaşılabilir şekilde yazmak olduğunu iddia etti. Okurun kafasını karıştırdığı için zararlıydı Joyce. Coelho ise milyonlarca kitabı satılan bir yazar olarak çok yararlıydı insanlığa…

Anlaşılmamak James Joyce deyince bugün bile akla ilk gelen şey olsa gerek. Onunla ilgili anekdotlarda hep anlaşılmamasından yola çıkıldı bugüne kadar. Hatta şakalara, fıkralara konu oldu Joyce ve o ünlü anlaşılmaz kitabı “Ulysses”. Geçen yıllarda nostaljik ama popüler ikon Marilyn Monroe’nun bir fotoğrafı tartışma yarattı. “Ulysses”i açmış okuyordu Monroe. Anlıyor muydu peki? Tabii ki hayır, imkânsızdı bu.

Ölüm döşeğindeki Joyce hakkında anlatılan bir efsane en güzel örnek olmalı bu anlaşılma meselesine. Bir an için kafasını kaldırıp başucunda bekleyen kişiye “Kimse anlamıyor mu?” diye sorar Joyce, sonra da hayata veda eder. Anlaşılmamak bir lanettir bu büyük yazar için. Peki kimse anlamıyorsa Joyce nasıl büyük bir yazar olmuştur?

Kabalcı Yayınevi tarafından Richard Ellmann imzalı bir James Joyce biyografisi yayımlandı. Zafer Avşar’ın çevirdiği bu neredeyse bin sayfalık kitap, Joyce’u en azından bir kişinin anladığını gösteriyordu bize. Bu kadar ayrıntısıyla bir yaşamöyküsü yazmak için anlamanın da ötesine geçmiş olabilirdi Richard Ellmann. Bu yaşamöyküsünü okuduktan sonra bizim için James Joyce’u anlamak artık daha kolay diyebilir miyiz acaba?

Yeri gelmişken Zafer Avşar’a ve ona da katkıda bulunanlara teşekkür etmek gerekiyor böyle bir çeviri için. Joyce’un eserlerini çevirmek zor değil, imkânsızdır bazen. Belki eserine göre değişmelidir bu iddia. Joyce’un kendi kitaplarının diğer dillere çevirisiyle bizzat ilgilendiğini öğreniyoruz bu kitaptan. “Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi”ni Türkçeden güzelce okuyabilirsiniz, ama “Finnegans Wake” ne olacak? İşte Zafer Avşar da kendi çevirmek durumunda kalmış yaşamöyküsündeki alıntılar nedeniyle. Biraz da rahatsız olmuş bu durumdan anlaşılan. Ne olacak sorusunun yanıtı biraz Joyce’da gizli yine. Ona sorsanız İngilizce öğrenin derdi. Çünkü o, yabancı dillerde okumak istediği yazarların kitapları için oturup o dilleri çözmeye uğraşıyordu. Yazarla aynı dili konuşmak bir okurun sorumluluğuydu. Örneğin Ibsen’i orijinalinden okuyabilmek için Danca-Norveççe öğrenmeye başlamış Joyce. Hatta arkadaş çevresine bu dilde alıntılar yaparmış. Hauptmann okumak için de Almancaya eğilmiş.

Konu Joyce olunca çeviri ayrıca önemli bir başlık oluyor bizim için. Genellikle kitap eleştirilerinde veya tanıtımlarında alıntı yaparız kitaptan, örnek cümle vermek gerekir çünkü.

Bakın bu yazar böyle cümleler kuran biri diye gösteririz. Şimdi yapacağım alıntıysa demin bahsettiğimiz konu için çok şey söylüyor ve kitabın çevirmeninden, Zafer Avşar’dan ‘Finnegans Wake’e yönelik bir alıntı: “Joyce adeta kelimeleri kulağından tutup onları vermek istediği görevin başına getirmiştir. Altmış farklı dilden yararlandığı söylenen, nehir isimlerinin fiillerle birleştirildiği, eyleme dönüştürüldüğü bu kitaptan yaptığımız çevirileri sadece bir yorum olarak ele almak gerekir. Alıntıların çevril-e-me-mesinde karşılaşılan zorluklardan bir diğeri, Joyce’un anlamdan çok kelimelerin tınısına verdiği önemden kaynaklanır. Onu müzik gibi düşündüğü için Joyce’a göre eserin yüksek sesle okunması, anlaşılmasının şartlarından biridir.”

Aslında şimdi daha da garip bir durumdayız. Bu biyografiyi okuduktan sonra daha tanıdık bir Joyce var karşımızda. Nasıl bir ailesi olduğunu, nasıl okullara gittiğini, dini eğitiminin nasıl olduğunu, ilk yazılarını nasıl yazdığını, nasıl sevdiğini, nasıl tartıştığını, nasıl hastalandığını, nasıl öldüğünü en ince ayrıntısına kadar bileceksiniz okuduğunuzda. Ayrıca Joyce’un eserlerinin de bir biyografisi bu kitap. Nasıl ortaya çıktıklarının, kimlerin etkisi olduğunun, yazılması yıllarca süren o ünlü eserlerin doğum sancılarının, ilk yayımlama çabalarının, yazmak ve okutmak için verilen kavganın nasıl bir şey olduğunu anlatan, yazarın eserlerine büyüteçle yaklaşan bir kitap bu.

Demin bahsettiğimiz tuhaflık de buradan ileri geliyor aslında. Bu kadar yakından baktıktan sonra, tekrar eserlerin kendilerine dönmek farklı bir duygu olsa gerek. Oradaki Joyce yabancılığını koruyor ama yaşam öyküsündeki Joyce fazlasıyla tanıdığımız biri.

Yirminci yüzyılda en büyük İrlandalı yazarlardan biri olacak James Joyce 2 Şubat 1882’de dünyaya geldi. Richard Ellmann Joyce’un bu güne özel bir anlam yüklemekten hoşlandığını söylüyor. Joyce’un cinsliklerinden biri bu da. Zaten ondan sıradan bir zihin ve algı beklemek yanlış olurdu. 2 Şubat gününü özelleştirmek için hem “Ulysses” hem de “Finnegans Wake” kitaplarının ilk baskılarını bu güne denk getirmek istemiş yazar.

İyi Koşucu Joyce

İlkokulda sınıfın birincisi olduğunu söylesek şaşırmazsınız herhalde. Hafızası kuvvetli, şiirleri ezberleyebilen bir öğrenci, şarkı söylemeyi seven (“şırıl şırıl, tatlı” bir sesi olduğunu söylüyor Ellmann), piyano dersleri alan, tiyatro oyunlarında oynamaktan zevk alan bir çocuk olduğu gibi aynı zamanda iyi bir koşucuymuş Joyce. Halbuki bugün baktığımız fotoğraflarında çok da çelimsiz, zayıf gözüküyor. Dış görünüşüne önem veren biri Joyce, zaten kendine de önem veren biri. Poz vermeyi biraz seviyor. Saçıyla sakalıyla oynamayı, tipini değiştirmeyi de ihmal etmiyor. Farklı şapkalar, farklı takımlar, hatta farklı mimikler var fotoğraflarında. Sanki çoğunluğu “poz”, ama birkaç tane doğal görünen fotoğrafı var. Bizim anlayamadığımız James Joyce hangisi acaba? Tanıdığımızı sandığımız hangisi? Sevgilisine “Canım Nora” diye mektuplar yazan Joyce kim? Ya “Ulysses”i yazmayı başaran Joyce?

Aslında bu yabancı ama tanıdık Joyce’un peşinden, yaşam öyküsü sayesinde bir “Joyce’u anlama” yolculuğuna çıkmak hiç de kolay değil.

Joyce’un küçüklüğüne gidelim örneğin. Bakın kardeşinin hatıraları arasında bulunmuş bir ödevde ne yazıyor: “Bir yaz günü sıcak günışığı altında bakıldığında deniz, güz güneşinin solgun kehribar pırıltısındaki mavi gök, gözü okşar ama doğayı oluşturan elementlerin vahşi öfkesi kargaşanın uyumsuzluğunu uyandırdığında, manzara birden nasıl değişir, köpürüp taşan okyanus güneşte gülümseyen, neşeyle sıçrayan denizden ne kadar farklıdır artık. Ama görünüşün kaypakça olduğuna dair en iyi örnekler: İnsan ve Talih’tir,” diye devam ediyor Joyce. Görünüşe aldanmamak hakkında bir yazı bu. Bu yazıyı yazdığında henüz ilkokul çağında Joyce. O yüzden yazının girişinde bahsettiğimiz şu Coelho polemiği biraz yersiz gibi gözüküyor. Zaten öyle olduğu belliydi ama şimdi daha iyi anlaşılıyor. Bu İrlandalı dahi, yazar olacak çocuk, zaten böyle gelip böyle gidecekmiş dünyadan. Joyce, bugün Paulo Coelho’nun iddia ettiği gibi özellikle anlaşılmamaya çalışmamış. Tam aksine küçüklüğünden beri anlatmaya çalışıyormuş kendini.

Derdi Kendisiyle

Büyük isimlerin, yazarların, sanatçıların yaşam öykülerine baktığımızda hep ailevi bir sorun olur ortada. Anneyle ya da babayla bir çekişme, kopma vardır. Bazen göz önündedir, dile dökülmüştür. Bazen üzeri örtülmüş, gömülmüştür. Bazen fakirliktir en büyük sorun, bazen sağlıktır. Onun ailesi de maddi sorunlar çekmiş İrlandalı orta sınıf bir aile. Yine de şanslı diyebiliriz Joyce için. “Jim ne isterse onu okur,” dermiş babası John Joyce. Kendi harcamasından kısarmış ve o parayla kitap alınırmış Joyce’a. Sevilen bir çocuk olmuş James. Ama kendi huysuzluğu kendine yetmiş zaten. Onun derdi kendiyleymiş.

Yaşı ilerledikçe edebiyatın içinde Joyce’un kendine bir dünya yarattığını görüyoruz. Ya da o dünyayı fethettiğini gördüğümüzü mü söylemeliyiz? Richard Ellmann, on dokuzuncu yüzyıl sonlarında yayımlanıp da James Joyce’un okumadığı önemli bir kitap olamayacağını iddia ediyor.

Joyce’un bu dünyayı fethetmek için bir üslup peşinde koştuğu aşikâr. Çeviri sorunlarından bahsederken Joyce’un eserlerin özgün dillerine döndüğü örnekleri vermiştik. Üslup konusunda da pratik davranmış Joyce. Yirminci yüzyıl başında üslup yaratmak istiyorsan Fransızcadan şaşmayacaksın deyip bu dili çalışmaya başlamış. Zamanla başkalarını okurken, başka dillerde kaybolurken en sonunda kendi dilindeki James Joyce da çıkmış tabii ki ortaya. İlk yazdığı oyunun başına koyduğu ithaf, aslında Joyce’un nasıl bir dünyası olduğunu çok güzel özetliyor: “Hayatımın ilk gerçek eserini, kendi ruhuma adıyorum.” İlk eserinizi kendinize ithaf eder miydiniz? Ya birçok esere rağmen hayatınızdaki tek ithafınız bu olarak kaldıysa? Buradan James Joyce’un o “edebiyat fatihi” tavrını anlamak mümkün. Bir de şu var ki belki biraz talihsiz bir açıklama olmuş: “Ben yaşarken meşhur olmak istiyorum,” demiş Joyce bir keresinde.

Joyce’a bu fatihlik yakıştırmasını yapmak özellikle yolculuk –ya da sürgün mü demeli– dolu yaşamını düşününce oldukça yerinde gözüküyor.

Şöyle diyor Ellmann: “Joyce hem zorunlu hem keyfi bir gezgindi. Yaşamı bir yerde yeterince karmaşa içine girince onu çözmek yerine başka bir yere gitmeyi tercih etti, böylece olay üzerine olay yaşamış oluyordu.” Dublin’in sınırlarını aşıp Trieste’ye gider Joyce. Bu arada kendi algı ve yorum sınırlarını da aşmaktadır. Bu noktada sosyalizm anlayışından bahsetmek gerekiyor Joyce’un. İlginç bir şekilde genellikle ideolojiden beslenen bir edebiyatçı olarak değerlendirilmiyor. Elbette İrlanda milliyetçiliği, İrlandalı olmak veya Katolik olmak gibi konularda sözü olan, eserlerinde dosdoğru üzerine eğildiği temalar var, ancak sosyalizm ve Joyce dediğimizde sanki bir mesafeyi katetmeye ihtiyacımız var. Aradaki boşlukları da Joyce bütünsel bir dünya görüşüyle dolduruyor bir yandan. Ellmann’ın yorumuna göre, “Kilise’nin politikaya hükmetmesini engellemek için” sosyalizmi istiyor Joyce. Biraz da naif bir yaklaşımı var gibi Joyce’un. Örneğin kardeşine yazdığı bir mektupta sistemi sorgularken, “ben neden sevdiğimi bir avukat ya da papaza götürüp yemin ettirmek zorundayım” diyor. Ya da “sosyalizm geldiğinde kendisi gibi sanatçılara bir çeşit para yardımı yapılabilecek” diye umutlanıyor. Bunlardan Trieste’ye gitmesinin ardından bahsettik, çünkü orada edindiği işçi dostları onun üzerinde etkili olmuş gibi görünüyor.

İtalya macerası, belki sonraki Paris yılları kadar değil ama, yine de çok etkili James Joyce’un kimliğinin oluşmasında. Ellmann, Joyce’un Dublinli olduğunun farkına varmasının İtalya günlerine denk geldiğini iddia ediyor bu yüzden.

Yıllar yavaş yavaş ve okuma-yazmayla, diğer yazarlarla tartışmalarla geçerken, Joyce da görme yetisini yavaş yavaş kaybetmeye başlamış. 1920’li yılların ortalarında artık tek gözünün görmediğini öğreniyoruz. Ama burada Joyce’un huysuzluğu evrilerek yaratıcı bir inada dönüşüyor: “Hiçbir göz doktoru onu engelleyemezdi. Kâğıda ne yazmış olduğuna kıpkırmızı gözleriyle bakarak, büyük bir tutkuyla, inatla satır aralarına, kenar boşluklarına yazdı yazdı.”

Paris günleri önemli, çünkü “Ulysess”in yayımlandığı döneme geliyoruz. Her ne kadar okurlardan çok güzel tepkiler, kutlamalar alsa da, onu eleştirenler de çok. Örneğin kardeşi, Joyce’un yazdıklarının “deli saçması” olduğunu düşünürken, zamanın büyük İngiliz yazarı H.G. Wells, Joyce’a yazdığı mektupta “Beni tipik ortalama bir okur olarak ele al. Bu eserden büyük bir zevk alır mıyım? Hayır,” diye yükleniyor Joyce’a.

James Joyce 1941’de öldü. Anlaşılmak için mi yazdı yoksa o da kendini anlama peşinde miydi merak ediyoruz. Geride İngilizce dilinde şaheserler bıraktı. Çevirmenler sağ olsun, zor da olsa bazıları Türkçeye de aktarıldı. “Oda Müziği”, “Dublinliler”, “Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi” ve tabii ki “Ulysses” bunlar arasından öne çıkanlar oldu.

Bu tuhaf adamın hayatına bakınca, Ellmann’ın finaldeki değerlendirmesi çok doğru gözüküyor: “Joyce’un yaşadığı hayata dıştan bakarsak iğreti ve dengesiz gelebilir. Ama özünde o bu hayatı eseri gibi bilinçli yaşamıştır.”

*Remzi Kitap gazetesinden alınmıştır.

Hiç yorum yok

Blogger tarafından desteklenmektedir.