Header Ads

12 Eylül'den Entegre Bir İşkence Merkezi: Kayseri Zincidere Askeri Cezaevi

- FERİT ÇENGELLİ -

Kayseri Zincidere Askeri Cezaevi, 12 Eylül Askeri Faşist Darbesi sonrasında oluşturulmuş olan işkence merkezlerinden birisiydi. Kayseri dışında eski Tomarza yolu üzerinde bulunan bu yapı, uzun süredir boş, metruk ve hatta kullanılmaz halde bile olsa hâlâ ayakta duruyor.

12 Eylül öncesi Çocuk Esirgeme Kurumuna, yurt olarak bağışlanmak üzere yaptırılmış olan bina, hiçbir zaman bu amaçla kullanılmamış, 12 Eylül sonrası Sıkıyönetim Komutanlığı emrine verilmiş ve Askeri Cezaevi adı altında gerçekte benzerine az rastlanacak bir işkence merkezine dönüştürüldü.

Benzerine az rastlanan demek bir abartı değildir. Polis denetimindeki gözaltı bölümü, işkence yapılan sorgu odaları, sorgusu bitenlerin savcılık ve ilk hâkim önüne çıkışlarına kadar bekletildikleri gözaltı koğuşu, tutuklu koğuşları, cezaevinde görev yapmakta olan askeri personelin kaldığı bölümler ve haftanın belli günlerinde mesai yapmak için gelen savcı ve hâkimlerin ofisleri hep aynı bina içindeydi.

İŞKENCE ÇIĞLIKLARI EŞLİĞİNDE
Gözaltına alınanların ilk götürüldüğü yer bodrum kattaki "tecrit" bölümüydü. Tecrit, üzerinde bir mazgal deliği bulunan demir bir kapının açıldığı uzun koridor ve biri tuvalet olarak kullanılan sağlı sollu hücrelerden oluşuyordu. Her hücrenin tavana yakın kısmında demir parmaklıklı pencereler vardı. Zemin kattaki işkence odalarına ilaveten, işkence bu bölümde de devam ederdi. Buraya alınanların daha girişte gözleri bağlanır ve bu bağ gözaltı koğuşuna götürülünceye kadar çıkartılmazdı.

Zemin katta, işkence yapmaları için bazı bölümler polislere tahsis edilmişti. Buranın en fazla 20 metre uzağında bulunan odalarda, 12 Eylül'ün savcı ve hâkimleri, kulaklarından hiç eksilmeyen işkence çığlıkları eşliğinde, insanların ileride mahkemede yargılanırken 'hukuki bir metin' olarak karşılarına çıkartılacak olan 'ifadeleri'ni almakla meşguldüler.

Askeri Cezaevi müdürü yüzbaşı rütbesinde bir subaydı. (Benim bulunduğum dönemde Yavuz isminde bir havacı yüzbaşıydı).

Cezaevi personeli olan er ve erbaşlar, cezaevinin normal idari ve güvenlik işlerinin dışında,'tecrit' bölümündeki insanları işkence odalarına çıkartmak, yapılan işkenceleri denetlemek ve zaman zaman da işkencelere fiilen katılmakla görevliydi. İnsani tavırları nedeniyle işkencelere katılmayan askerler çok azınlıktaydı.

İŞKENCE TÜRÜ BOYNA ASILAN TABELADA YAZARDI
İşkence odalarında copla, kum torbalarıyla dövme, falaka, uzun süre askıya alma, kaba dayak gibi metodlarla gözaltındaki insanlara işkence yapılırdı. Bu katta yapılan işkencelere ek olarak tecrit bölümünde de ceza adı altında işkenceler sürerdi.

Buradaki cezalandırmalar, insanları kollarından duvarlarda bulunan demirlere bağlayarak günlerce ayakta tutup uykusuz bırakma, su ve yiyecek vermeme şeklinde devam ediyordu. İnsanların ne ile cezalandırıldığını boyunlarına iple asılan tabelalardaki yazılardan anlamak mümkündü. Nöbetçi asker bu tabelalara bakar, ikinci bir emir gelmedikçe, su, yemek vermez, tuvalete götürmez ya da tabelada ne tür bir işkence uygun görülmüşse onu uygulardı. Böylelikle işkence 24 saate yayılırdı.

Elektrik işkencesi nedeniyle bir kişi yaşamını yitirdiği için, benim bulunduğum dönemde artık yapılmıyordu. Mutlaka elektrik verilmesini gerekli gördülerse, bu iş için Merkez Komutanlığı'nın işkence merkezi devreye girerdi.

HEM ELEKTRİK HEM SUYLA İŞKENCE
Merkez Komutanlığı'nın işkencehanesi ise gerçekte Ulaştırma Birliği bünyesindeki gasilhaneydi. Buraya getirilen insanlara, teneşir tabir edilen ölü yıkanan taşa monte edilmiş kayışlarla el ve ayak bileklerinden bağlanıp, vücutlarının çeşitli yerlerine elektrik verilirdi. İşkencenin etkisinin artması için de elektrik verilirken aynı zamanda devamlı surette üzerine su dökerlerdi. Merkez Komutanlığı'ndaki elektrik işkencesi bitince, insanlar yeniden Zincidere Askeri Cezaevine götürülürlerdi.

Polis, asker, hâkim, yargıç, gardiyan, müdür, bunların tümü aynı binanın içinde olduğundan ötürü, işkenceden çıkıp gözaltı ve tutuklu koğuşlarına alınanlar işkenceden kurtulmuş olmuyorlardı. Mesela insanlar, havalandırmaya çıkarma adı altında sabah 45 dakika, öğleden sonra 45 dakika, üzerlerine vurulan gardiyan copları altında merdivenleri koşarak inmek ve bahçede burada askeri nizamda sıraya girmek zorundaydı. Bahçede yine spor adı altında, askeri komutlarla belirli hareketleri yapmamaları durumunda coplanır, tekmelenir, yumruklanırdı.

Gözaltında ve tutuklu koğuşlarında olanlar hakkında yeni bir suçlama olursa, yeniden sorgulanması için herhangi bir savcılık iznine gerek olmaksızın zemin kattaki işkenceli sorgu odalarına alınırdı.

Yani Zincidere, gözaltı bölümü, işkencehane, savcılık, mahkeme, gözaltı ve tutuklu koğuşlarını aynı çatı altında toplamış entegre bir işkence tesisiydi.

20 Haziran 1981'de Adana Köprüköy Askeri Cezaevinden alınarak götürüldüğüm bu işkence merkezinde, durumum kötüleşmesi üzerine bir haftalığına çıkartıldığım gözaltı koğuşu dışında 5 Ekim 1981'e kadar tecrit bölümünde tutuldum. Burada ve zemin kattaki sorgu odalarında, bu cehennemden geçen yüzlerce kişi gibi işkence gördüm.

İŞKENCE DÜZENİNİN MİMARLARI
Daha sonra il emniyet müdürü yapılarak ödüllendirilen ve Ankara Emniyet müdür yardımcısı iken ölen Abdurrahman, yine daha sonra Trabzon Emniyet Müdürü olacak olan Reşat, görevli polis memurları Seyfettin, Niyazi, Ekrem Fethi, Kemal ve Ahmet buradaki işkence düzeninin mimarlarıydı.

Bulunduğum süre içerisinde değişik devrimci davalardan yargılanacak olan Hilal Aydın, Lütfü Canpolat, Hasan Cançöte, Haydar Genç, Baki Orhan, Hayri Argav (*), Mehmet Yeşil, İbrahim Polat, Mustafa Şahin, Ömer Babacan, Ahmet Tatlı, İsmet Memiş, Mahmut Tural, Adil Tatar, yine daha sonra Ülkü Ocakları ve MHP davalarından yargılanacak olan Memici Çetinkurt, Mustafa Durak, Hüseyin Kemal Türkmen, Süleyman Dilekçi, Cuma Şimşek burada işkence görenlerden isimlerini ilk anda hatırlayabildiklerim. Yine şeriat propandası yapmaktan sorgulanmak üzere Diyarbakır Cezaevinden getirilen Ömer Yorulmaz o zulmün tanıkları arasında.

Benim gözlemlerim orada kaldığım süreyi içerdiği için sınırlı. Zincidere Askeri Cezaevinin zulmünü yaşamış başka insanların tanıklıkları ve anlatımları, 12 Eylül’ün pek bilinmeyen bu işkence merkezinde yaşananları açığa çıkacak, tarihe kayıt olarak düşecek.

En zorlu günlerde bile tecritte direniş ruhu eksik olmadı. Baki Orhan'ın "Tecrit bugün taş kesildi" sözü, o günleri yaşayan herkesin kulaklarında.

Ferit Çengelli

(*) Hayri Argav, Konusu Zincidere'de yaşananları da içeren dönem romanlarından birinin yazarıdır.
Güneş Doğmadan Asılmak, 1990, Sun Yayıncılık.
Diğer kitabı; O Şafağın Atlıları, 1997, Belge Yayınları

**ilk olarak BirGün'de yayımlanmıştır.

Hiç yorum yok

Blogger tarafından desteklenmektedir.