Header Ads

Metin Üstündağ: “Pervasızlık ve Arsızlık: Edebiyatın En Çok İhtiyaç Duyduğu Şey.”


Metin Üstündağ ya da namı diğer met üst yıllardır yazıyor, çiziyor, kitaplar, dergiler çıkarıyor, sergiler açıyor. Onu bir kalıba sokmak öylesine zor ki. “Ele avuca sığmaz” derler ya aynen öyle. Nevi şahsına münhasır bir kişilik. On parmağında on marifet var.

Tam “o iyi bir karikatürist” dediğimiz sıra birden bir şiir kitabı yayımlıyor, hem de haiku. Tam “o iyi bir şair” dediğimiz sıra birden bir resim sergisi açtığını duyuyoruz. Daha biz resimlerine bakarken o bir öykü kitabı yayımlıyor. O da yetmiyor, tek başına bir dergi çıkarıyor… Bu durumunu, “Bir düş işe, ekmeğe ya da evliliğe dönüştüğü an ben hemen oradan sessizce uzarım,” diyerek açıklayan metin üstündağ’la söyleştik.

İlk kitabınız Langadank’tan bu yana genelde hep kısa metinler yazıyorsunuz. Neden?

Okumaya romanla ve hikâyeyle başladım ama beni en çok çarpan şiir ve felsefe oldu. Yazmaya başladığım ilk zamanlar şöyle düşünürdüm: Roman ve hikâye kitaplarında altını çizdiğim satırlar çok az, neden sadece altı çizili satırlardan oluşan bir kitap yazılmıyor ki? Ben bütün sayfaları altı çizili satırlardan oluşan bir kitap yazmaya çalıştım hep.

Bu fazla iddialı ve zor bir şey değil mi?

Ben disiplinlerarası kardeşliğe inanan biriyim. Karikatürde öğrendiğim bir şeyi şiire, şiirde öğrendiğim bir şeyi resme uygulamaya çalışırım. Mesela Çarşaf dergisinden Gırgır’a geldiğimde rahmetli Oğuz Abi (Aral) beni bezdirmek ve belki de sınırlarımı görmemi sağlamak için bir Çin işkencesi uygulamıştı. Esprimi beğendiğinde kibrit kutusu büyüklüğünde bir alana çiz getir derdi. Çizer masasına bırakırdım. Şöyle bir bakar, “Bu olmuş ama bir de yukarıdan bakarak çiz,” derdi. Sonra sağdan, sonra soldan, sonra aşağıdan… Defalarca çizdirirdi o kibrit kutusu kadar yere. O zamanlar durumu şahsileştirir, içimden küfürler ederdim Oğuz Abi’ye, ama ne yapmaya çalıştığını yıllar yıllar sonra anladım. Karikatürde öğrendiğim bu pratiği şiire, öyküye, resme, yaptığım her işe hâlâ uygulamaya çalışıyorum.

Bu tür denemeler yeni üsluplar mı ortaya çıkarıyor?

Kesinlikle öyle. Mesela şiir yan yana, alt alta dizilen kelimelerden ziyade ayıklanan kelimelerle yazılır. Kendi adıma bir durumu, bir görüntüyü veya bir duyguyu eğer birkaç cümleyle sezdirebiliyorsam ne iyi. Yok, eğer aynı şeyi anlatabilmek için altı yüz sayfaya gereksinim duyuyorsam bu kötü. O vakit fena içerliyorum kendime.

Yüzlerce sayfalık klasik eserlere ne diyeceksiniz peki?

Adı üzerinde, klasikler. Yani bu eserler sinemanın, fotoğrafın fazla gelişmediği zamanlarda yazıldı. Ayrıca belki onlar da yazarlarının kısalttığı metinlerdir. Belki de ilk halleri, okuduklarımızın dört beş katıdır. Ben yine de teknik sebeplerle sayfa sayısını uzattıklarını sanıyorum. Tasvirlere ihtiyaç duydukları için belki. Ama bir Yaşar Kemal kelimelerle resim çiziyor. Oğuz Atay kelimelerle ruh ameliyatı yapıyor. Bunlar özel yazarlar. Bir Ahmet Hamdi Tanpınar romanına baktığınızda biraz gevşeklik görürsünüz mutlaka. Bunun nedenini sonradan fark ettim. Romanları kitap olmadan önce gazetede tefrika edilmiş. Belki sadece kitap olarak yazsaydı daha sıkı ve daha az sayfalı olabilirdi. Neyse, veciz bir sözle tamamlayayım lafımı: Her kitap elli sayfa daha az, her ömür yirmi yıl daha şahane olabilir!

Yazım tekniğinizle alakalı etkilendiğiniz kimse var mı?

Yok. Benim böyle yazmam biraz da mecburiyetten oldu galiba. Mizah üzerinden konuşursak, bizdeki geleneksel dergi mizahı sorumlu, muhalif, güncel, işlevsel bir mizah. Yani bir derdi, bir meselesi olacak illa ki. Nasreddin Hoca, Aziz Nesin, Cemal Nadir, Oğuz Aral gibi mizahçılar ülkemizin tüm sorunlarına, zihniyetlerine, arızalarına el atmış, kalem oynatmışlar. Fakat hâlâ o sorunlar devam ediyor. Konu bakımından tekrara düşmek zaruri, ancak hiç değilse üslup açısından yeni denemeler yapılabilir diye düşünerek kısa yazmaya başladım ben. Özünde şiir ve felsefeden beslenmemle de çok alakalı tabii. Mizahın iyisinin komik olduğu kadar şiirsel ve felsefi tatlar da içermesine şapka çıkarırım doğrusu, ama şapkam yok.

Şiir ne ifade ediyor sizin için?

Has şiiri insanın insanlığa gönderdiği fani vahiyler olarak görüyorum. Sadece kutsallıktan bahsetmiyorum elbette, insani manada ediyorum bu lafı. Aslında kusurlu ve eksik olması çok daha iyi. Şiir bir insanlık kusurudur ya da küsuru! Yerli veya yabancı, şiirlerine hayatlarıyla yüzde yüz nüfuz etmiş şairleri seviyorum ben. Bu şairler dünyada kendilerine has birtakım havalar estirmişlerdir. Yılın bir mevsimi, bir haftası, bir günü ya da bir ânı mutlaka bu şairlerin yazdıklarında karşılık bulur. Onlar çoktan ölmüş, bu dünyadan uzaklaşmış olsalar bile bir hal onların bir dizesini gözümüze gözümüze sokar. Bir an gelir: “Nisan’dır en zalimi ayların,” deriz mesela. Veya, “Bekler asıl şiirler bazı yaşları,” deriz. Ya da, “Fırat suyu bütün bir bölgeyi takma adlarla dolaşmak zorundadır,” deriz yeri geldiğinde. Ki o yeri sık sık gelir.

Bugünün edebiyat ve şiir algısı hakkında ne düşünüyorsunuz?

Sait Faik’in “Haritada Bir Nokta” adlı öyküsündeki bir cümle bugün bir klişeye dönüşmüş vaziyette: “Yazmasam deli olacaktım.” Bunu alırlar hep, fakat asıl birkaç cümle öncesini pek hatırlamazlar. Şöyledir: “Söz vermiştim kendi kendime: Yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da, bir hırstan başka ne idi?” Esas burası önemli bence. Çünkü anlatıcının “yazmasam deli olacaktım” noktasına varışı ilginçtir. Mealen der ki: “Dünyanın karmaşasından, hayhuyundan, hırsından sıkılıp bu balıkçı köyüne dönüp geldim; bu dürüst, bu namuslu insanlar arasında yaşamaya karar verdim.” Bunu dediği sırada teknelerle balıktan dönen balıkçılar vardır. Bir tane de işsiz güçsüz bir adam var orada, yardım etmeye gelmiş, belki biri bir balık verir beklentisi içinde. Hiçbir balıkçı balık filan vermiyor, üstelik “biz onu çağırmadık, gel bize yardım et demedik ki” diyorlar ve bu hal yazarı derinden etkileyip üzüyor. Yani çok dürüst, pek namuslu olmalarını arzu ettiği Adalılar bile saf, temiz, merhametli çıkmayınca hayal kırıklığına uğruyor. Anlatıcının hayat felsefesine göre bu işsiz güçsüz adama birinin bir balık vermesi gerekiyor laayyn… Ama yine onun balık vereceğini umduğu iyi insanlar bile vermiyor. Nihayet Sait Faik işte tam bu esnada, “Koştum tütüncüye, kalem kâğıt aldım. Oturdum. Adanın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım,” diyor. Benim edebiyat algım budur. Sadece “yazmasam deli olacaktım” cümlesini kullananlar işin artizliğinde biraz. Ne Sait Faik’in, ne Orhan Veli’nin artiz olma gibi bir dertleri vardı. Gördükleri, etkilendikleri şeyler üzerine yazdılar hep. Dünya, hayat bu haldeyken bugünkü yazarların kolayca anlayacağı bir kafa değil bu. Onların edebiyatta kariyer yapma gibi bir hedefleri yoktu; insanın, hayatın zehrini almak ve atmak için yazıyorlardı. Ben hâlâ onların kafasındayım; üstelik atılması gereken zehir çok daha fazla bu zamanda.

Peki sizce dergicilik nedir, ne değildir?

Benim için dergicilik ortak ve özgür bir oyun alanı açmaktır. Oyuna katılanların yeteneklerini, kendilerinin dahi bilmediği hünerlerini ortaya çıkarmaya çalışmaktır. Bir dergi, var olan dergicilik anlayışını yerle bir etmeyecekse çıkmasına çok da gerek yoktur bence. Dergi çıkarmış olmak için de dergi çıkarılmaz. Bu iş bir kariyer alanı değildir. Küçük hırslar için dergi çıkarmak masraflı bir iştir. Bir metaforla açıklamaya çalışırsam, küçük bir grup, bulurlar küçük bir yelkenli, nefeslerini kendi yelkenlerine üfleyecekleri yerde başlarlar başka büyük gemilere üflemeye ve kısa bir sürede nefesleri tükenir ve batarlar. Yani bir dergi çıkarıp ona buna sataşmak, kişilerle, köşelerle didişmek yerine kendi yelkenlilerine, yani dergilerine nefeslerini harcasalar belki daha uzun yaşar ve çok daha edebi işler yapabilirler. Ancak, çoğu dergi işte bu yüzden daha yola çıkmadan, dümeni düzeltemeden batıyor.

Dergisiz bir kültür sanat ortamı olabilir mi sizce?

Olabilir de kupkuru olur. Mesela Varlık, Gırgır ve Nokta dergisi Türkçe hayatımızın bütün dehlizlerine girmiş, okurlarına çeşitli ufuklar ve büyülü yollar açmış dergilerdir. Onların yaptığını ne hükümetler ne de kültür bakanları yapabilmiştir. Bu açıdan dergilerin önemi çok hayatidir. Mesela bir Pazar Postası, İkinci Yeni şairlerine yardım ve yataklık etmiştir. Yaprak dergisi Garip akımının manifestosu niteliğindedir. Bir nesil okuma yazmayı Varlık dergisi sayesinde sevmiştir. Nokta dergisi ne kadar memleket meselesi varsa üstüne gitmiş, deşmiştir. Gırgır dergisi bütün bu memleket meselelerinin altını üstüne getirmiş, üstüne tuz biber ekmiştir. Bir an gözlerinizi kapatın ve bu dergilerin olmadığını düşünün.

Çıkardığınız Öküz dergisinin bu sıralamada yeri nedir?

Öküz dergisi tamamen anlatacak bir lafı, bir paragrafı olan, yazar olsun olmasın herkese açık bir dergiydi. O güne kadar çıkarılmış bütün kültür sanat dergilerinden bambaşka bir bakış açısı vardı. Hayat kadınından sosyetesine, gencinden duayenine, sokaktan politikaya kadar herkese, her konuya açık bir dergiydi. Öküz’ün üzerine benim pek fazla konuşmam doğru olmaz, fakat birçok üniversitede tez konusu yapan gençler var. Mizah dergilerinde şöyle bir şey vardır: Mizahçı, üretirken kendi hayatını da yeniden üretir. Öküz’ün yazar çizerleri de dergiye üretim yaparken kendi hayatlarını da yeniden ürettiler. Öküz’ün yaptığı en manalı iş bence budur. O kadar geniş bir yazar çizer kadrosu vardı ki o kadroyu şimdi ben bile bir araya getiremem. Hem zaten birçoğunu kaybettik.

Şiire dönersek… Kitaplarınız arasında Orhan Veli’lemeler, Pablo Neruda’ya Cevaplar Kitabı ve Apartman Haikuları gibi örneği pek olmayan şiir kitapları var. Biraz bahseder misiniz onlardan?

Orhan Veli’lemeler ve Pablo Neruda’ya Cevaplar Kitabı biraz bizim âşık geleneği tarzında. Yani atışma ve takılma üslubu var. Orhan Veli yaşasaydı o şiirleri bugün nasıl yazardı acaba düşüncesiyle oluştu. Bir vesileyle Orhan Veli’nin yakın arkadaşı Erol Güney’e gösterdim kitabı; “Metincim, Orhan bu kitabı görseydi bayılırdı. Mutlaka sana rakı ısmarlardı,” dedi. Pablo Neruda’nın kitabı, zaten adı üzerinde Sorular Kitabı’ydı. E sorular da cevap bekler diye oturup cevaplar yazdım. Hatta o soruları o güne kadar kimsenin cevaplamamış olmasına da çok şaşırdım. Bunu kimileri had bilmezlik olarak algılamış olabilir, ama had bilen kimse bence sanatçı olamaz. Bir de Pablo Neruda’nın hayat hikâyesinden bir dönemin anlatıldığı Postacı diye bir film vardır. Oradaki bir laf benim mottom olmuştur: “Şiir, yazana değil, ihtiyaç duyana aittir.” Aynı zekâyla, neşeyle ve yaratıcılıkla herkes benim de kitaplarımı rahatlıkla istediği gibi değiştirebilir. Rakıları şimdiden cebimde hazır.

Ya Apartman Haikuları?

Haiku dağ bayır, doğa şiiri. Şehre uygulansa nasıl olur diye düşündüm. Bir de benim İmgehan Lirikboy diye bir şair tiplemem vardı. Çok haiku şiiri yazdı. Haiku şiirine, affedersiniz çok hâkimim, bu açıdan. Dalga geçecek kadar yani. Apartman Haikuları’nda gerçekleştirmek istediğim şey teknikten ziyade ruhu almaktı. O üslubu ve ruhu alıp apartman hayatını anlatmaktı niyetim. Kendimi övmüş gibi olmayayım ama çıkardığım her kitabın özel bir yeri var zannediyorum. Edebiyat dışında ayrıkotu gibi durmamın sebebi de bu galiba. Beni nereye koyacaklarını bilemiyorlar.

Kim ya da kimler sizi nereye koyacaklarını bilemiyor?

Mesela kitapçılarda ve kitap eklerinde edebiyat ve edebiyat dışı diye iki kategori var. Ben bu ayrımı çok tehlikeli buluyorum. Ben ne edebiyata ne de edebiyat dışına girebiliyorum. Mizah bizatihi edebiyatın bir dalıyken şimdi edebiyattan ayrı, hatta edebiyat dışı bir kategori olarak değerlendiriliyor. Oysa bir sosyoloji ya da kişisel gelişim kitabının zaten “ben edebiyatım” diye bir iddiası yok ki. Nedir bu karşı karşıya konumlandırış? Ben bunun bir marketing çalışması olduğunu düşünüyorum. Bazı yayınevleri kitap ilanlarını bile edebiyat ve edebiyat dışı diye vermeye başladı. Diğer sanat alanlarında, mesela müzik ve müzik dışı, tiyatro ve tiyatro dışı mı var? Ben bu ayrımın uzun vadede edebiyata çok zarar vereceğini düşünenlerdenim. Kitaplar illa ki sınıflandırılmak isteniyorsa türlerine göre ayrılabilir. Mesela antropoloji, siyasal bilim, ekoloji, kadın araştırmaları, sosyoloji, tarih gibi… Bu bile iyi bir şey değil nazarımda. Temelde ne var biliyor musunuz? Marketing dedikleri küçük esnaf hesapları var. Yani okuru müşteri olarak gören tüccar zihniyet. Ben okuru müşteri olarak görmüyorum ki, kardeşim, arkadaşım, kankam, abim, ablam olarak görüyorum.

Türkiye’deki yayıncılığı nasıl görüyorsunuz peki?

Yayıncılığa en başta herkesin iyi niyetle başladığını düşünüyorum, ki kitap ve dergi çıkararak zengin olmayı düşleyen kurnazları bile bu iyi niyetin içine alıyorum. Çünkü bir süre sonra yayıncılığın, dergiciliğin bir incehastalık olduğunu fark edecekler. Kişinin yayıncı olması ya da bir dergi çıkarması için en başta kooperatif ruhlu olması, kendinden çok, başkalarını düşünmesi, empati kurması gerekiyor. Bir de olandan ziyade olabileceği hayal etmesi gerekiyor. Bu hem ürün hem de üreten anlamında. Ben teorik olarak eski büyük dergileri inceledim, feyzler aldım ama açık söyleyeyim beni asıl gaza getiren başta Cemal Nadir, Oğuz Aral olmak üzere Mustafa Denizli, Fatih Terim, Şenol Güneş, Aykut Kocaman gibi futbol isimleri veya Ertem Eğilmez, Yılmaz Güney gibi sinema dâhileri oldu. Çünkü pratikte insanla uğraşıyorsunuz ve bunun en canhıraş gerçekleştiği alan mizah, sinema ve futbol sahaları. Biz mesela Öküz’ü Galatasaray’ın UEFA şampiyonu olduğu sırada çıkarıyorduk. Ve dergiyi tamamen o dönemin Galatasaray’ı gibi kurmaya çalışırdık. Komik ama gerçek. Ben bir dergi çıkaracağım zaman örneğini hayattan alırım. Diyelim Sultanahmet Köftecisi gibi bir dergi olsa nasıl olur? Oflular Kıraathanesi gibi bir dergi olsa nasıl olur? Esnaf lokantaları gibi bir dergi olsa nasıl olur? Veya Ankara’daki pavyonlar gibi bir dergi olsa nasıl olur? Burada hemen tezcanlı arkadaşlar vakitsiz itiraz edebilirler. Ama ben dergi yaparken aklımda hep Kenan Pars’ın bir Kara Murat filminde Bizanslı komutan olarak sarf ettiği şu replik vardır: “Sirpinma yavricuğum, sen de çok zevk alecaksin!” Nitekim dergiye ilk itiraz edenler, kapandığında en çok üzülenler olur. Onlar sizin ne yapmaya çalıştığınızı anlayana kadar o dergi çoktan kapanmış olur.

Şimdiki dergilere baktığınızda neler düşünüyorsunuz?

Hepsi belki iyi niyetliler ama açıkçası toplama dergiler var. Ondan bir yazı, bundan bir şiir… Böyle dergicilik çok eskide kaldı. Bakıyorsun derginin bir derdi yok. Ya da güzel bir içeriği var ama sunum yetersiz. Dergiyi kime çıkardıkları belli değil. Bu birçok dergi için geçerli. Dergi, derdi olan sevgili için çıkarılır. Okusun, derdine merhem olsun, sizi ve kendini daha çok sevsin diye, mesela. Artık, kimse kitap dergi okumuyor bahanesine de sığınamaz, çünkü kitap da, dergi de günümüzde –yeterince olmasa da– okunuyor. Edebiyatçılar özelinde baktığımda kendileri dışındaki diğer yazılı çizili alanları, ürünleri küçümsemelerini hiç anlayamıyorum. Mesela futbol gazetelerini. Tirajları günlük gazetelerden kat kat fazla. Temelde orada da yazı, fotoğraf ve çizgi var. Yani edebiyat dergilerinde de olan şeyler. Denebilir ki oradaki dil farklı. E peki ama o dil dönüştürülemez mi be güzel kardeşim?

Futbol gazetelerindeki dil çok pervasız, çok arsız değil mi? Edebiyata yakışır mı sizce bu üslup?

Edebiyatın en çok ihtiyaç duyduğu şey bence pervasızlık ve arsızlıktır. İçerik olarak bahsediyorum tabii. Fakat şu sıralar pervasızlık ve arsızlık daha çok, satış ve pazarlamada geçerli. Ayrıca piyasada çok gereksiz bir saygı ve hesap kitap telaşı görüyorum ben.

Genelde bir alanda ürün verip kendinizi kanıtladıktan sonra o alanda devam etmiyor, başka alanlara sıçrıyorsunuz. Örneğin Pazar Sevişgenleri kitabınız tam da yaygınlaşmışken tutup bir şiir kitabı çıkarıyorsunuz. Sonra resim sergisi açıyorsunuz. Yani istikrarlı gibi görünüyorsunuz ama öyle gibi de değilsiniz sanki…

Çok haklısınız. Ben kendimi üç dört kere öldürdüm aslında. Şöyle ki ne zaman bir alanda kendimi ispat ettiğimi düşündüm, o alandan hemen kaçtım. Yoksa ömür boyu Langadank yazar, Pazar Sevişgenleri çizerdim. met üst dergisi’ni de bu dağınıklığı biraz okur gözünde toparlamak için çıkardım. Şöyle düşünüyorum; bence sanatçı bir yere gelmek için değil, bir yerden olmak için yazar, çizer. Beğenildiği, alkışlandığı yerde kalması işi ticarete dökmek olur. Her seferinde yıkıp yeniden inşa etmek lazım kendini ve eserini. Serde edebiyatçılık, yazarlık, sanatçılık olmasa da sırf bu huy yüzünden bırakırım ben. İyiye doğru bir anarşizm var çünkü içimde. Sevdiğim yazarlarda, şairlerde de bu var. Nitekim bir düş işe, ekmeğe ya da evliliğe dönüştüğü an ben hemen oradan sessizce uzarım.

Son soru… Şu aralar yeni bir şey var mı kafanızda? Dergi, sergi, kitap…

Evet, var… Bale dersleri almaya başladım!

Söyleşi: Süveyda Ahker

Hiç yorum yok

Blogger tarafından desteklenmektedir.