Header Ads

Arka Bahçe

- SİBEL KARADAĞ -

Günlerdir onca kadın en mahremini paylaşıyor. Mahremin görünürlüğü bir tek kadının meselesi değil elbette. İktidardan kendini sıyırabilmek de yalnızca erkeğin meselesi değil.  Kadınlar, yaşadıkları deneyimlerin bir kısmını, onu da seçerek, elekten geçirerek anlatıyor yine, bunu okuyan erkekler de hemcinsleri adına ‘utanıyor’. Hâlbuki ne kadınlık sloganlaşan kelimelerle özgürleşebiliyor, ne de birileri adına utanarak erkekliğin yükü hafifliyor.

Hayat pek çoğumuza cömert davrandı, en nihayetinde ölmedik. Ölmedik ama şu yerkürenin epeyce ‘arka bahçesini de gördük’. Ya yaşadık, ya şahit olduk uzaktan ya da en yakınımızdan dinledik. İkiyüzlülüğün, sahtekârlığın, çelişkilerin nasıl kök saldığını deneyimledik o arka bahçelerde. Önce anne ve babayla kurduğun ilişkide tanışırsın çelişkilerle. Onunla mücadele etmeyi öğrenirsin. Onlarla kurduğun bağda türlü var olma yolları denersin. Kimi zaman korkarsın, saklarsın; kimi zaman yalan söylersin; kimi zaman sadece susarsın. Sustukça içine doğru büyüyormuş da yerin dibine kök salıyormuş gibi ağırlaşırsın. Konuştukça o kadar kurnazca yalanlar, entrikalar yaratıp öyle güzel oynarsın ki, var olduğuna şaşarsın.

O aile denen kapalı kutuda, tüm bu kahrolası şeyler bir tek senin başına geliyor zannedersin. Kadınlığını olanca yalanla, dilsizliğinle ve de utancınla yaşamayı öğrenirsin.

Kendi bedeninden, kendi bedeninin uzuvlarından, o uzuvların hareketinden, o hareketlerin görülmesinden utanırsın. Sonra onları görüp de ağzından salyalar saçarak dolananları gördüğünde bir daha utanırsın. Yaşam alanını kendin genişletmeye çalışırken de utanırsın, o yaşam alanına hadsizce saldırıldığında da utanırsın. Bedeninle kurduğun iletişim bu kısırdöngüde gider gelir. Zaten çoğunlukla da bedenini tanımazsın, sadece utanırsın.

Kendini var etme çabaları babayla anneyle başlayıp onlarla bitmez ne yazık ki. Bazen içindeki anne-baba gerçeğini aşar, her yere onları da beraberinde götürürsün.

Taşranın arka bahçeleri, ataerkilliğinde seni sonsuz çaresizliğinle boğarken, ‘medeniyet’in sahtekâr halinde her gün biraz daha tüketir.

Bir yandan Foucault okuyup eş zamanlı pipisinin boyunu yarıştıran erkekler tanırsın. Makalesini bilmem ne dergisinde yayınlatmaya çalışan meşhur hocanın güzel asistan gördü mü, var olmanın dayanılmaz hafifliğini nasıl tecrübe ettiğini görürsün. Ortamlarda solculuk oynayıp teorileri elinde tespih gibi sallayanların pratiklerinde nasıl boğulduklarını izlersin. Milletin gönlünü fethetmiş sempatiklik kumkuması oyuncuların nasıl saniyesinde bir tacizciye dönüşebildiğine şaşarsın.

Taşranın ataerkilliği, metropolün entelektüelliğinde türlü maskelerin arkasından sırıtırken sana, sen biraz daha yabancılaşırsın.  Kendine yabancılaşmaktan hangisinin sen olduğunu anlamazsın bir süre sonra. Kelimesi olmayan hislerinle kalakalırsın. Tüm dilsizliğinle ayağa kalkarsın bir sonraki ana kadar, kendi yalanlarınla kendini oyalamaya devam edersin.

Sonra aşık olursun. Camille’in Rodin’in aşkında boğulduğu gibi kendi aşkında boğulursun. Dilsizleştikçe besleyip büyüttüğün kalkanlarını indirdiğin an tokadı yersin.

Bu kadınlık ve erkekliklerimizle, aşk bir iktidar oyunundan öteye gitmez. Kadınların cinsellik hikâyeleri, sevdiği adamın gözlerindeki canavarla tanışmaktan öteye de pek geçmez. Kimisi erkekliğini bir performans sanatı zanneder, kimisi kendi bedeniyle olan savaşını sana psikolojik şiddet uygulayarak örtmeye çalışır, kimisi iktidar oyununu bilimum başka mevzularda oynamaya çabalar.

Sevişirken de var olamazsın, severken de. Kendi gerçekliğinde de var olamazsın, kendi yalanlarında da. Taşrada da, akademinin göbeğinde de. Metrobüse bindiğinde de var olamazsın, aşık olduğun adamla sevişirken de. Her gün, her an yeniden denersin, yine denersin, sadece denersin.

Utanmak çare olsaydı, kendi geçmişimiz bize biraz ışık tutardı. Utanarak hallolsaydı, her an yeniden el birliğiyle ürettiğimiz bu karanlıkta bu kadar boğulmazdık.

Kimse kimse adına utanmasın. Kadını, erkeği ya da kendini hangi cinsiyetle tanımlamak istiyorsa, herkes, önce kendi arka bahçesiyle yüzleşsin. Kendi sahtekârlıklarıyla, kendi iktidar oyunlarıyla, kendi utandıklarıyla, kendi korktuklarıyla yüzleşsin.

Arka bahçeler bizlerden uzaklarda yaşayan bazı ‘cani’lerin evi değil sadece, her gün o bahçelerde bütün riyakârlığımızla birbirimizin gözlerinin içine bakıyoruz.

Sibel Karadağ
@sibellkaradag

Hiç yorum yok

Blogger tarafından desteklenmektedir.