Buz Yürüyüşü

yazı: SİMLA SUNAY

Bugün kötülük yasalaşırken, iyilik Dilber adıyla, doksan beş yaşındaki bir babaannenin gözyaşı ve çığlığı olarak yaşıyor Türkiye’de. Acı hepimizin derisi, cildi, çeperi. Göğüs kafesimizden değil de bu acıyla renk değiştiren derimizden nefes alıyoruz artık biz.

Şehitlerin hikâyeleri an acıklı dille servis edilirken; abisi maden kazasında ölmüştü, dokuz aylık bebeğini göremedi, eşi hamileydi, oğluna asker giysisi giydirildi, çevre halk tarafından sevilen bir komutandı, üç yıl erken terfi etmişti, terhisine iki ay vardı, amcasıyla telefonla konuşurken vuruldu, paraşütçüydü, biz evlerimizde demli çaylarımızı içerken, sosyal medya odalarında küfür ve lanet içinde, derimizdeki sıkışmanın da etkisiyle iyiliği kendimize bahşedecek ve düştüğü yeri yakan acının dumanıyla kısa bir öksürük atıp kendi kendimizi tatmin edeceğiz. Kanıksamıyoruz bile.

Türkler ve Kürtlerin arasındaki kan davasının mütecânis bir ülke için sürmediğini hepimiz biliyoruz oysa. Bu kan davasının anahtar kelimeleri; derin devlet, Mit, silah simsarları, uyuşturucu, rant, oy, iktidar, güç, emperyalizm, kapitalizm, kişisel çıkarlar… Irkçılık yok içinde. Salt ırçılık olsaydı bunca yıl çözülmez miydi? Çözülürdü elbet.

Yarbay Mehmet Alkan şehit kardeşine “Ali’m” diye seslenirken ve şapkasını çıkarıp bağırarak, “Buradaki vatan evladı daha otuz iki yaşında. Vatanına, sevdiklerine doyamadı. Bunun katili kim? Bunun sebebi kim? Düne kadar çözüm diyenler ne oldu da sonradan savaş diyor” diye isyan ederken biz biliyorduk ki yarbay bu soruyu salt kardeş acısıyla değil, o üniformanın ve silahın bilgisiyle, bu coğrafyanın çığlığıyla sormuştu. Bu soru bir vatandaşlık hakkıdır. Cumhurbaşkanının soruşturma açarak yanıtladığı bu soru… Şimdi üniforması alınacak belki. Ama bu acı bilgi hep bâki kalacak.

Otuz iki yaşındaki Yüzbaşı Ali Alkan’ın sahi katili kim?

Derimiz, artan gerçek yaşam hikâyeleriyle gün be gün kalınlaşıyor, kabuk tutuyor. Aslında her hikâye farklı ama hepsi aynı. Sanki tek bir kişi yazıyormuş gibi bütün gazetelerde, ortak bir anlatım birliği var. “Analar Ağlıyor” başlıkları. Nihayet kadınlar hatırlanıyor bu acımasız savaşın içinde. Ama nasıl hatırlanıyor? Analara ağlamak ihsan ediliyor. Erkeklerin egemen olduğu bu sınır içi savaşta kadınlar, bir vicdan temizliği olarak, bir mendil gibi kullanılıyor. Kadınların eline verilen bir silah sanki yas. Gözyaşı bir el bombası. Ağıtlarıysa yeni çıkarmalar yeni saldırılar için emir.

Faşizmin etkisiyle ülkede müthiş bir kavram karmaşası var. Evlerden, şehitlere de aynı bayrak, bayramlara da aynı bayrak, maç galibiyetlerinde de aynı bayrak sallanıyor. “Şehitler ölmez” denilerek savaşı besleyecek yeni genç çocuklara çevriliyor gözler. Sebebi ırkçılık olmayan bu savaş şehirlerin karanlık mahallelerinde ırkçılığa dönüşüyor, telefonda Kürtçe konuştuğu için bıçaklanarak öldürülüyor bir genç.

Cizre’de sokağa çıkma yasağı nedeniyle çatışmada ölen on yaşındaki Cemile gömülemediği için annesinin ellerindeki buzlarla soğutuluyor. Kadının görevi bu. Ölülerini buzdolabına koyup beklemek.

Barış diye diye savaş besleniyor. Barış diyerek vicdanlarına iyilik bahşedip, kendini aklayanlarla dolu sosyal medya odalarında, teröristlere “Orospu çocukları!” diye naralar atılıyor. Öyle kanlı bir dil ki bu, öfke anlaşılabiliyor ama dilin uzandığı varlık yine bir kadın. Elinde silah değil, buz olan bir kadın. Bütün sözlükler tükeniyor. Barış savaş isteğini meşrulaştırıyor artık.

Sözcüklerin kendi anlamlarını yitirdikleri yerde artık kötülük de dimdik, aleni durabiliyor ayakta.
Kötülük fenâ halde yasalaştı çünkü. Bir ülkenin omurgası oldu. Kemikleşti.

İyilik ne kadar zikredilirse zikredilsin kendi kendisinin yankısı olarak, sanal âlemin kablolarında dolanıp duruyor. Aydınlar isyan ediyor köşelerinden. “Artık yüzünde bile bakmak istemiyoruz!” Dil orada da sertleşiyor. Her zaman örtük olan öfke açığa çıkıyor.

Bir kadın sosyal medya hesabından “Savaş kolay, barış zordur” diye haykırıyor. Oysa ne kolay barış. Herkesin iyiliğine olan eşitlikçi bir demokrasi ne kadar kolay. Ama para etmiyor ki.

Barış için kadın platformları kuruluyor. Çünkü barış kadının doğasında var. Zamanında Recep Tayyip Erdoğan dememiş miydi, “Bu davayı çözse çözse analar çözer.” Çoğunluğu Kürt kadınlardan oluşan gerçekten barışçıl grupların yürüyüşüne gitmek istesem de gidemiyorum. Çünkü orada eline silah almış başka bir erkeğin yüzüyle karşılaşmaktan korkuyorum: Abdullah Öcalan’ın portresi.

Gandhi’nin Hindistan’ın bağımsızlığı için başlattığı Tuz Yürüyüşü geliyor aklıma.

Büyük bir isyanın uçurum kenarındayız. Bu coğrafyanın kadınları olarak bizlerin, renk taşımaksızın, elimize buzlar alarak, bütün ülkeyi baştanbaşa yürümemizin zamanı geldi.

Buz Yürüyüşü’ne hazır mısınız?

simlâ sunay 

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder

Başka Haber Designed by Templateism.com Copyright © 2014

Blogger tarafından desteklenmektedir.