Kılıçdaroğlu’ndan 16 maddelik 'Büyük Buluşma' çağrısı: Türkiye’yi ilkel çağ anlayışına hapsettiler


CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, “Bu mücadele bir siyasi partiyle yapılacak mücadele değil, bu mücadele doğrudan doğruya AKP devleti ile yapılacak mücadeledir. Herkes bunu böyle bilsin. Geldiğimiz süreç CHP’nin sorunu olmaktan çıkmıştır. Bu süreç demokrasiyi özümseyen, savunan, insan haklarını, kadın erkek eşitliğini savunan bütün kesimlerin ortak sorunudur” diye konuştu.

ATO Congresium’da düzenlenen "Türkiye İçin Büyük Buluşma” adlı toplantıda konuşan Genel Başkan Kılıçdaroğlu, “İnsanca yaşamak istiyoruz. Türkiye’nin yarı açık cezaevine dönmesini istemiyoruz. Her düşüncenin özgürce dile getirildiği görkemli, güzel bir Türkiye istiyoruz. Bunu istiyoruz” dedi.

BENİM SİYASAL SORUMLULUĞUM
“Siyasi düşüncelerimiz farklı olabilir. Ekonomiye, siyasete farklı bakabiliriz ama demokrasiye aynı yönden bakıyorsak, özgürlüklere aynı yönden bakıyorsak, hukukun üstünlüğüne aynı yönden bakıyorsak ayrışmanın değil, beraber hareket etmenin yeri ve zamanıdır. Herkesi bu konuda göreve davet etmek benim siyasal sorumluluğumdur” diyen Genel Başkan Kılıçdaroğlu’nun, sivil toplum kuruluşu, sendika ve oda temsilcilerinin katılımıyla düzenlenen toplantıdaki konuşması şöyle:

Sevgili dostlarım, hepiniz, sivil toplum örgütlerimizin yöneticileri, temsilcileri, sendikalarımızın yöneticileri, temsilcileri hepiniz bu ‘Büyük Buluşma’ya hoş geldiniz, onur verdiniz, şeref verdiniz.

Bizleri televizyonları başında izleyen saygıdeğer yurttaşlarım, sizden sadece ama sadece bir isteğim var. Beni dikkatle dinleyin. Bu bir siyasal partinin toplantısının çok daha ötesinde bir ‘Türkiye Buluşması’dır. O nedenle burada bir siyasi partinin propagandasını değil, yani CHP’nin görüşlerini değil, Türkiye’nin içine girdiği çıkmazdan Türkiye’yi hep beraber el ele nasıl çıkarabiliriz bunun toplantısı olacaktır bu toplantı.

Önce bir soruyla başlayalım. Vatandaş siyaset kurumundan ne ister, hükümetten ne ister, beklentisi nedir vatandaşın? İyi bir yönetim ister, ahlaklı bir yönetim ister, adalet ister, çocuğu işsizse iş olmasını ister. Çocuğunun iyi bir eğitim almasını ister. İşsizlik ve yoksulluk olmasın ister. İstediklerinin tamamını iktidar vermek zorundadır. Eğer veremiyorsa hangi gerekçelerle bu talebi karşılamadığını da oturup vatandaşa sağduyuyla anlatması gerekir. Ayrıca vatandaş kendisinden toplanan her kuruş verginin nerelere harcandığının da hesabını ister. Demokrasinin çıkış noktası budur. Eğer ben vergi veriyorsam sen de bana hizmet vereceksin. Ayrıca vatandaş yolsuzluk da istemez, saydam bir devlet ister, düzgün bir devlet ister. Vatandaşına hesap veren bir siyasal iktidar dünyada saygınlığı olan bir iktidar demektir. Hesap vermek onurlu bir görevdir ve siyaset kurumunun temel görevleri arasında da hesap vermek vardır.

Yine vatandaş şunu ister: Hiç kimsenin etnik kimliği dolayısıyla, hiç kimsenin inancı dolayısıyla, hiç kimsenin yaşam tarzı dolayısıyla ötekileştirilmesini istemez. Madem aynı coğrafyada yaşıyoruz, madem bu güzel Türkiye’de yaşıyoruz, madem hep birlikte yaşayacağız hepimiz eşit yurttaş olarak bu toplumda beraberce, kardeşçe, uygarca yaşayacağız. Vatandaş bunu da istiyor.

Değerli dostlarım, konuşmamı iki ana eksende yapacağım. Birinci tablo şu; konuşmamın birinci bölümünde, 14 yıldır Türkiye ne hale geldi? 14 yılda Türkiye’nin içinde bulunduğu tablo… Ve bu tabloyu ortaya koyarken sadece bizim değil, dışarıdakiler bizi nasıl görüyor onu da önünüze koyacağım. İkinci bölüm bu tablodan nasıl çıkarız? Nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa? Bunun ayrıntılarını sizlerle paylaşacağım.

SİVİL DARBENİN ÖN HAZIRLIĞI YAPILIYOR
Değerli arkadaşlarım, 13 yıldır demokrasimiz kan kaybediyor. Eğer anayasaya göre seçilip gelen bir kişi “Ben anayasayı tanımıyorum, anayasa bana uygun değildir” diyorsa artık hepimiz şunu çok iyi bilmeliyiz ki, bir sivil darbenin ön hazırlıkları yapılıyor demektir. Eğer bir kişi çıkıp, ülkeyi yöneten kişi “hani şu yasama ve yargı organı var ya, işte onlar benim için ayak bağıdır” diyorsa, anayasayı reddediyor, güçler ayrılığı ilkesini reddediyor. “Anayasayı askıya alıyorum” demektir. Eğer bu gerçeği hepimiz hafızalarımıza kazırsak Türkiye’nin hangi istikamete doğru yol aldığını çok daha net öğrenmiş olacağız.

Ayrıca konuşmamın başında söyledim. Vatandaş ne ister? Ödediği her kuruş verginin siyasi otorite tarafından kendisine hesabının verilmesini ister. Eğer bir toplumda yolsuzluk yapmak, devlet malını çalmak, kul hakkı yemek, bırakın kanunlara uymamayı eğer bu günah bile sayılmıyorsa geldiğimiz sürecin çok daha iyi değerlendirilmesi lazım. Yolsuzluk yapanların yukarılara tırmandığı, yolsuzluk yapanların tırmandığı bir ülkede ahlaki yozlaşmaya da dikkatinizi çekeceğim değerli arkadaşlarım.

Bakın değerli arkadaşlar, bazen kendimize şu soruyu soruyoruz. Bu kadar haksızlık var, bu kadar hukuksuzluk var, bu vatandaş neden itiraz etmiyor? Hiç düşündünüz mü bunu, vatandaş neden itiraz etmiyor? Vatandaş akşam evine nasıl gideceğinin hesabını yapıyor. Vatandaş aybaşına ben ulaşır mıyım, ulaşmaz mıyım, evde tencere kaynayacak mı, kaynamayacak mı, vatandaş bunun hesabı içinde. Vatandaş borç batağı içinde.
Bakın değerli arkadaşlarım, öyle bir noktaya geldi ki Türkiye normal vatandaş haberleri açıp televizyondan izleyemez noktaya gelmiş durumda. Sinirlerim bozuluyor diyor, haberleri izlemiyorum diyor, televizyonları kapatıyorum diyor, gazete okumuyorum diyor. Türkiye bu noktaya geldi.

VERİLERLE TÜRKİYE TABLOSU
Ben şimdi sizlere rakam vereceğim. Madem ki eleştiri yapıyoruz eleştirilerin tamamının içinin dolu olması lazım.

Bakın değerli arkadaşlar, 2002; yazarkasanın atıldığı tarihi düşünün 2002. Başbakanlığın önünde yazarkasa atıldı. İşsizlik vardı, esnaf perişandı “Geçinemiyoruz” diyorlardı. O dönemde bile işsizlik yüzde 8. Şimdi 2015. Hani parlak bir Türkiye tablosu çiziyorlar. İşsizlik yüzde 10.6. O dönemden çok daha yüksek bir işsizlik oranımız var. Her 4 üniversite öğrencisinden birisi işsiz. Yüzbinlerce atama bekleyen öğretmen var ne zaman atamamız çıkacak diye. Binlerce kişinin, milyonlarca kişinin işsiz olduğu bir Türkiye’de, işsizliğin olduğu bir evde huzur olmaz arkadaşlar. Eğer bir evde bir kişi işsizse o evde huzur yoktur. Bu bizim sosyal yaramız.

İkinci nokta; ticaret kesimi nasıl? Hadi gençleri anladık işsiz, 6 milyondan fazla işsizimiz var. 6 milyondan fazla işsizimiz var ama devletin rakamlarına göre yılda 15 gün işiniz varsa, mevsimlik işçiyseniz, sizi işsiz saymıyorlar. O gerçeğe de dikkatinizi çekmek isterim.

Bakın, ticaret nasıl? 2002; krizin olduğu dönem. Karşılıksız çek tutarı, 2 milyar 200 milyon lira. Geldik AKP’nin parlak Türkiye’sine. 2015; karşılıksız çek tutarı 2 milyar değil, 27 milyar 300 milyon lira. Ticaretin içinde bulunduğu açmazı düşünün. Diyebilirsiniz ki, ya bu çek ve senetlerde durum nedir? Protesto edilen senet 2002 krizin olduğu dönem. Ekonomik krizin en yoğun yaşandığı dönem. Protesto edilen senet tutarı 800 milyon lira. Geldik 2015’e; 800 milyon 2002’de, 2015’te 800 milyon değil 10 milyar 100 milyon lira. Ticareti görüyorsunuz değil mi? Esnafın, tüccarın hangi baskılar altında olduğunu görüyorsunuz değil mi? Enselerinde boza pişiriyorlar, korkudan kimse sesini çıkaramıyor. Hadi onlar çıkaramıyor diyelim peki bu Ticaret Odaları, Sanayi Odaları, bunların başındaki kişiler neden ağlamıyorlar, neden ekonomi kötüye gidiyor diyemiyorlar!

ÖLECEKSEK YİĞİTÇE ÖLECEĞİZ
Rahmetli Ecevit’in döneminde söylüyorlardı neden? Çünkü demokrasi vardı, özgürlük vardı, herkes düşüncesini özgürce dile getirirdi. Şimdi? Korkudan söyleyemiyorlar, korku dağları egemen. Korkunun ölüme faydası yoktur. Öleceksek yiğitçe öleceğiz!

İcra daireleri; icra dairelerindeki dosya sayısı. 2002; ekonomik krizin en yoğun olduğu dönemlerde icra dairelerindeki dosya sayısı 8 milyon 600 bin. 8 milyon 600 bin icra dairelerinde dosya var 2002’de. Geldik 2015’e; 8 milyon değil, icra dairelerindeki dosya sayısı 23 milyon 800 bin. Her iki vatandaştan birisi icra dairelerinde.

Değerli arkadaşlarım, icra dairelerinin sayısını artırıyorlar ama yine yetmiyor. Peki sokaktaki vatandaşın durumu nedir? Tüketici kredisi, banka kredi kartı borcu açısından durumu nedir? 2002’de bankalara borcu 6 milyar 600 milyon lira. Geliyorum 2015’e, 6 milyar değil 381 milyar 900 milyon lira. Artış oranı ne biliyor musunuz? Dünyada bir rekordur, % 5 bin 682 oranında vatandaşın bankalara borcu artmış durumda. Şimdi bu vatandaş ne düşünecek Allah aşkına? Siyasi tutsak haline getirilmiş. Bütün söylemleri elinden alınmış. Akşama kadar düşündüğü konu bankadan nasıl kendimi kurtarırım? Faizden kendimi nasıl kurtarırım? Bunun hesabı içinde.

Peki, bunlar çiftçinin, vatandaşların borçlarıydı. Gelelim çiftçinin durumuna. Tüccarın durumunu gördük, çiftçinin durumuna. Çiftçiler... 2002’de çiftçilerin bankaya borcu 5 milyar 100 milyon lira. Geliyorum 2015’e; çiftçilerin borcu 5 milyar değil, 61 milyar 100 milyon liraya çıkmış durumda.

Bakın değerli arkadaşlar, hani diyorlar ya “Darbe anayasası, darbe anayasası.” Şimdi bu anayasadan size 45. maddeyi okuyorum. Devlet bitkisel ve hayvansal ürünlerin değerlendirilmesi ve gerçek değerlerinin üreticinin eline geçmesi için gerekli tedbirleri alır. Kim söylüyor? Anayasa söylüyor. Kimin için söylüyor? Çiftçi için söylüyor. “Ürettiği ürünün gerçek değerini çiftçi alsın ve devlet üstüne düşen görevi yapsın” diyor. Bugüne kadar yaptı mı? Yapmadı. İki Trakya büyüklüğünde alan ekilmiyor. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde izlenen tarım politikası sonucu Türkiye saman ithal eder ülke konumuna geldi. Ortadoğu’yu besleyen, Türkiye’yi besleyen hayvancılıkta Türkiye yurtdışından et ithal etmek zorunda kaldı. Tarım kanununun 21. maddesi var, değerli arkadaşlarım. Çiftçi arkadaşlarım unutmasınlar tarım kanununun 21. maddesi… “Milli gelirin yüzde 1’i oranında en az devlet çiftçiyi teşvik eder” diyor. Bugüne kadar yüzde 1 oranı hiç dolmadı arkadaşlar. Ben ziraatı temsil eden bir sivil toplum örgütünün, bir meslek kuruluşunun başkanına dedim ki, “Hükümet aleyhine dava açın kazanırsınız.” Tarım kanununun 21. maddesi gereğince sizin hakkınızın size teslim edilmesi lazım. “Korkuyoruz” dediler, “Açamıyoruz” dediler. Böyle bir tabloyla karşı karşıyayız.

TÜRKİYE’Yİ İLKEL ÇAĞ HASTALIĞINA HAPSETTİLER
Değerli arkadaşlarım, bunların olduğu bir Türkiye’de ne olur? Ahlaki yozlaşma olur. Size Spartalılar’dan bahsedeceğim. İlk çağlardan yani. Spartalılar’ın bir özelliği var. Nedir özelliği biliyor musunuz, okuyayım size. Yakalanmadan çalmak, yani maharetle yapılan hırsızlık suç olmadığı gibi tasvip edilen bir çeşit kahramanlıktır. Evet. Spartalılar’da hırsızlık yapmak bir nevi kahramanlıktır.

Şimdi devleti soyanların, kul hakkı yiyenlerin, hırsızlık yapanların devletin en tepe noktalarına kadar çıktığını hatırlıyoruz değil mi? Biliyoruz değil mi? Görüyoruz değil mi? Türkiye’yi ilkel çağ anlayışına hapsettiler bunlar. Bunu her vatandaşımın bilmesini isterim.

Bakın değerli arkadaşlarım, bunların döneminde 14 yıllık süre içinde fuhuştaki artış yüzde 790. Adam öldürmede yüzde 261. Cinsel taciz yüzde 449. Çocukların cinsel istismarı yüzde 434. Uyuşturucu bağımlılığı yüzde 678. Uyuşturucu bağımlılığında yaş 10’a indi arkadaşlar. Kalkmış konuşuyor efendim “Çocuklara bira veriyorlar” diye. Biradan vazgeçtik kardeşim okul bahçelerinde bonzai satılıyor, senin devri iktidarında.

TBMM’ye bir önerge verdik dedik ki, “Uyuşturucu bağımlılığı yaşı gittikçe düşüyor, bir felaket tablosuyla karşı karşıyayız. Gencecik fidan gibi çocuklarımız için araştırma yapalım ve bu soruna çözüm bulalım.” İktidar partisinin oylarıyla reddedildi önergemiz. Bonzainin peynir ekmek gibi satıldığı bir Türkiye’de siz neden söz edeceksiniz? Gelecek kuşakları mahvediyorsunuz siz, önlem almıyorsunuz siz. Ama bizim belediyelerimiz bu bölüm biraz propagandaya giriyor, onu söyleyeyim, bizim belediyelerimiz bu konuda çok önemli adımlar attılar.

Antidepresan ilaç kullanımı. Depresyona giriyor vatandaşımız. Sorunu büyük. Kaç kutu oldu biliyor musunuz? 26 milyon kutuyu geçti. Her iki vatandaştan birisi antidepresan ilaç kullanmaya başladı. Türkiye öyle bir sürecin içine sokuldu. Kadına yönelik şiddet yüzde 1400. Kadına yönelik şiddet niye olur? Eğer bir aileyi böyle yoz bir kültüre teslim ederseniz, kadına yönelik şiddet yüzde 1400 artar.

SIFIR TERÖRLE ALDILAR
Teröre zaten dokunmuyorum geleceğim ona. Sıfır terörle devraldılar her gün onlarca şehidimiz geliyor. Sorumlusu kim? İktidar partisi, AKP’nin yöneticileri terör örgütlerine açıkça söylüyorum yardım ve yataklık yapmışlardır. Bunları söylüyorum ama ne hikmetse kimse mahkemeye vermiyor. Verse de bari bu belgeleri sunsak onlara. Evet, suçlarını çok iyi biliyorlar bunlar. Türkiye tabi sadece içerde sıkışmadı, dışarıda da sıkıştı. İzlediği yanlış dış politikayla Türkiye bütün komşularıyla değil, bütün dünyayla sorunlu hale geldi. Bütün komşularıyla değil, bütün dünyayla sorunlu hale geldi.

Değerli arkadaşlarım, sıfır sorunla çıkıyorsunuz bütün komşularınızla sorunlusunuz. 5 ülkede büyükelçimiz yok. Cumhuriyet tarihinde ilktir. 5 ülkede var olan büyükelçiliklerimizi kapattık.

Bir şey daha değerli arkadaşlarım, bu benim çok ağırıma gidiyor. Severiz sevmeyiz bir ülkenin Cumhurbaşkanı konuştuğu zaman söylediği sözün bir ağırlığının olması ve o sözün başka bir mekânda, başka bir ülkede tartışma konusu olmaması lazım. Eğer bir ülkenin Cumhurbaşkanı kalkıp bir başka ülkeyle ilgili bir olayı açıklıyor ve 10 dakika sonra o ülkenin başkan sözcüsü bizim Cumhurbaşkanını açıkça yalanlıyorsa, bu benim ağırıma gidiyor. “Senin Cumhurbaşkanın yalan söylüyor” diyor. Bu benim ağrıma gidiyor. Böyle bir tabloyu Türkiye Cumhuriyeti tarihinde hiçbir dönemde yaşamadık arkadaşlar. Bir ülke değil, birden fazla ülke Cumhurbaşkanının yaptığı açıklamaları yalandı. “Böyle bir şey olmadı” dedi. Olmayan bir şeyi neden anlatıyorsunuz siz? Herhalde, “Bizim orada yandaşlarımız var ben söylersem yalan bile olsa inanırlar” diyor. Ama onlar inanmazlar kardeşim. Onlar uyanık insanlar, açar bakarlar böyle bir olay var mı, yok mu derler, sorgularlar. Siyaseti sorgularlar.

Değerli arkadaşlarım, bu benim çizdiğim tablo Türkiye’de yaşanan tablo. Bu rakamların hiçbirisi bana ait değil. Bir partiye de ait değil. Bu rakamların tamamı devletin ürettiği rakamlar, biz de oradan aldık.

HAKİM DEĞİL SİYASİ ORGANIN BİR ELEMANI
Şimdi geleyim başka bir konuya. Bizi dinleyen vatandaşlarımız diyebilir ki, “Ya ne olacak yani siz bunları söylüyorsunuz ama biz çok farklı bir noktadayız.” Şimdi ben dünya bizi nasıl görüyor onun bilgilerini size sunacağım. Basın özgürlüğü endeksinde 2002’de 99. sıradayız. Dünyada 182 arasında 99. sıradaydık. Bugün 99 değil 149. sıradayız. Ve biz basın özgürlüğünde sınıfta kalan bir ülkeyiz. 30 gazeteci şu anda hapiste, 7 binin üstünde gazeteci işsiz, pek çok gazetelere el kondu. Dün bir gazeteye daha kayyum atandı. Kararı veren hakim demokrasiye inanmayan bir hakimdir. Kararı veren hakim siyasi otoritenin sopasını elinde taşıyan yargıçtır. O kararı veren hakim, hakim değil siyasi organın bir elemanıdır. Açıkça ifade ediyorum.

Doğru haber yaptı, diye gazeteciler hapse atılmaz. Gazeteyi para verip satın alıyorsunuz, isterseniz almazsınız. Zorla mı birisi size gazete okutuyor? Hayır. Zorla mı size televizyon izletiyorlar? Hayır. İstediğiniz kanalı değiştirebilirsiniz.

Cinsiyet eşitliği bakımından. Ne diyordu bir bozuntu? Efendim kadınla erkeği eşit tutamazsınız. “Bozuntu” dediğimde başkası alınmasın, ben diktatör bozuntusundan söz ediyorum. Kadın erkek eşitliği açısından 145 ülke arasında 2006’da 105. sıradayız. 2015’te 105’ten 130. sıraya geriledik.
Değerli arkadaşlarım, Nijerya, Zambiya ve Angola bizim önümüzde. Küresel kölelik endeksi; 167 ülke arasında 105. sıradayız. Demokrasi endeksi, 162 ülke arasında 97. sıradaydık. Bize zaten “Hibrit demokrasi” diyorlar. Demokraside Uganda, Kenya ve Tanzanya bizim önümüzde. İnsani gelişmişlik endeksi; 2015’te üç sıra geriledik. 69. sıradan 72. sıraya düştük. Ekonomik özgürlükler endeksinde 178 ülke arasında 2015’te 70.sıradaydık 9 sıra geriledik 79. sıraya düştük. Yolsuzluk endeksinde 2013’te 168 ülke arasında 53. sıradaydık. 2015’te 13 sıra geriye düştük 66. sıraya düştük. Küresel barış endeksinde 7 basamak gerileyerek 135. sıraya düştük. Küresel rekabet endeksinde 6 basamak geriledik 45. sıradan 51. sıraya düştük. Hukukun üstünlüğü endeksinde 102 ülke arasında 21 sıra geriledik. Tanzanya, Zambiya ve Malavi’nin gerisine düşmüşüz.

SORUNUN ADI YÖNETİM KRİZİ
Değerli arkadaşlarım, bütün bunun tek bir nedeni var. Bu anlattıklarımı ortaya çıkaran tek bir sorun var. O sorunun adını hep beraber koymak zorundayız. O sorunun adı yönetim krizidir. Cumhuriyet tarihinin şu anda en derin krizlerinden birisini yaşıyor Türkiye. Türkiye Cumhuriyet tarihinin en derin krizlerinden birisini yaşıyor ve bu yönetim krizidir. Kimin Başkan, kimin Başbakan, kimin Cumhurbaşkanı, kimin bakan, kimin Genel Müdür, kimin Müsteşar olduğu belli değil. Devlette liyakat esası çökertildi ve Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en derin krizlerinden birisini yaşıyor, değerli arkadaşlarım.

Devletle hükümet arasında temel bir fark vardır. Devlet bakidir. Hükümet devleti yönetmek üzere gelir, devlet olmak için değil. Yani bir siyasi parti devlet olmak için iktidara gelmez. Devleti yönetmek için gelir. Ne kadar? 4 yıl için devleti yönetir. Bir daha seçime giderler, seçilirse tekrar gelir. Seçilmezse başka bir otorite gelir. Ama devlet devletliğini sürdürür. 14 yılda AKP şu anda bir devlet partisi konumundadır. Valisiyle, kaymakamıyla, emniyet müdürüyle, polisiyle, hakimiyle, savcısıyla bir devlet partisidir artık AKP. Dolayısıyla sivil toplumun, sendikaların, siyasal partilerin normal bir demokraside yapacakları mücadelenin sınırları aşılmıştır. Bu mücadele bir siyasal partiyle yapılacak mücadele değil, bu mücadele doğrudan doğruya AKP devletiyle yapılacak mücadeledir. Herkes bunu böyle bilsin!

CHP’NİN SORUNU OLMAKTAN ÇIKTI
Geldiğimiz süreç CHP’nin sorunu olmaktan çıkmıştır. Bir partinin sorunu olmaktan çıkmıştır. Bu süreç demokrasiyi özümseyen, kabul eden, savunan, insan haklarını savunan, kadın erkek eşitliğini savunan, güçlü bir sosyal devleti isteyen bütün kesimlerin ortak sorunudur. Siyasi düşüncelerimiz farklı olabilir. Ekonomiye, siyasete farklı bakabiliriz ama demokrasiye aynı yönden bakıyorsak, özgürlüklere aynı yönden bakıyorsak, hukukun üstünlüğüne aynı yönden bakıyorsak ayrışmanın değil, beraber hareket etmenin yeri ve zamanıdır. Herkesi bu konuda göreve davet etmek benim siyasal sorumluluğumdur.

Konuşmamın ikinci bölümü. Bu çıkmazdan Türkiye nasıl kurtulur, neler yapmalıyız? Neler yapmalıyız ki Türkiye buradan çıkmış olsun. Önce şu konuda hepimiz uzlaşmalıyız. İster sendika, ister sivil toplum örgütü, ister vakıflar, ister sade vatandaş, ister siyasal partiler, şunu hep beraber dile getirmek zorundayız. Biz kendi ülkemizde birinci sınıf demokrasi istiyoruz. Almanya’daki gibi, Japonya’daki gibi, Fransa’daki gibi, Amerika, Kanada’daki gibi biz kendi ülkemizde birinci sınıf demokrasi istiyoruz. Türkiye Cumhuriyetinin vatandaşları üçüncü sınıf demokrasiye layık değildir. Birinci sınıf demokrasi istiyoruz ve bu isteğimizi sonuna kadar dile getireceğiz. Önce bu konuda uzlaşmamız lazım.

Peki birinci sınıf demokrasiyi nasıl getireceğiz? Bir; yargı bağımsızlığını savunarak. Eğer bir ülkede yargı bağımsız ve tarafsız değilse o ülkede demokrasi askıya alınmıştır. Eğer yargı birilerinin talimatı üzerine soruşturma açıyor, birilerinin talimatı üzerine hapse atıyorsa o ülkede yargı bağımsızlığı sona ermiştir. O ülkede yargı adalet dağıtamaz. Adaletin olmadığı yerde devlet yoktur arkadaşlar. Anladığımız anlamda devlet yoktur. Çünkü adalet mülkün yani devletin temelidir. Adaleti yıktığınız andan itibaren o ülkeyi artık yok etmiş olursunuz. Ben anayasaya uymuyorum dediğiniz andan itibaren hukuk devletini askıya almışsınız demektir.

Bakın değerli arkadaşlar, bütün bunların nedeni darbe hukukudur. 12 Mart’ta, 12 Eylül’de ve daha sonra onları tahkim eden yasalarla darbe hukuku toplumu bugüne taşıdı. Hakim karar verirken darbe hukukunu dayanak alıyor. Savcı dava açarken birilerinin talimatını istiyor. Ne zaman istersen o zaman ben darbeyi yapacağım, o zaman ben gereğini yapacağım diyor.

Bakın, işin ruhu niye değişmiyor? 12 Eylül sonrası yanlış hatırlamıyorsam Devlet Güvenlik Mahkemeleri kuruldu. Hem sivil, hem askeri mahkemeler vardı. Çok eleştiri aldı askerleri çektiler onun yerine sivillerle DGM’ler devam etti. Bir süre sonra adını değiştirdiler Özel Yetkili Mahkeme dediler. Ruhu değişmedi. Bir süre sonra onu da kaldırdılar “Sulh Ceza Hakimlikleri” dediler. Yine ruhu değişmedi. Yine birilerinden talimat alıp o talimatı yerine getiren bir hukuk sistemi oluşturulmaya başlandı. Diyor ki, “Ben anayasaya uymam. Anayasa Mahkemesi kararlarına uymam.”

Ben size anayasanın 53. maddesinin son fıkrasını okuyacağım değerli arkadaşlar:
“Anayasa Mahkemesi kararları Resmi Gazete’de hemen yayınlanır ve yasama yani parlamento, yürütme yani bakanlar kurulu ve yargı yani bütün mahkemeler yargı organlarını ve idare makamlarını gerçek ve tüzel kişileri bağlar.” “Bağlayabilir” demiyor “Bağlar” diyor. Kesindir bu karar bağlar diyor. Peki, anayasa açıkça bunu yazdığı halde anayasa sayesinde yukarıya çıkmış bir kişinin ben Anayasa Mahkemesi kararını tanımıyorum demesinin anlamı nedir? “Ben anayasayı takmıyorum arkadaşlar” demektir.

BU TÜR KİŞİLİKLER TÜRKİYE’Yİ FELAKETE GÖTÜRÜR
“Anayasa ne demek oluyor” diyor. Çok farklı bir kişilik. Bu tür kişilikler Türkiye’yi, ülkeleri felakete götürür. Hitlerin anılarına bakın, Hitlerin yaptıklarına bakın, tıpatıp şimdi Türkiye’de aynı model hayata geçirilmek isteniyor. O nedenle hepimizin sorumluluğu var. Yargı ne demektir? Yargı aynı zamanda hepimizin can ve mal güvenliği demektir. Can ve mal güvenliğinin teminatı adalettir, yargıdır. Can ve mal güvenliğini kaldırdığınız andan itibaren o ülkede sadece ve sadece kaosa hizmet edersiniz. Makul şüpheyle gözaltına alma. Makul şüpheyle gözaltına alıyorsunuz. Yürürlükteki kanundan söz ediyorum. Darbe yasasından söz ediyorum. Makul şüpheyle tutukluyorsunuz. Makul şüpheyle dosyasına gizlilik kararı koyuyorsunuz, makul şüpheyle. Adam diyecek ki beni savunan avukat bulayım, avukat dosyaya erişemeyecek neden? Hakim gizlilik kararı verdi. 21. yüzyılın Türkiye’sinde adaletten söz ediyorum arkadaşlar. Birinci konumuz bu. Demek ki, yargı bağımsızlığını ve tarafsızlığını her ortamda savunacağız. Bunun üzerinde uzlaşmak zorundayız.

İkinci konumuz medya özgürlüğü. Eğer bir ülkenin medyası özgür değilse o toplumun özgürlüğü yoktur. Özgürlük hakları elinden alınmış demektir. Ben istediğim gazeteyi okumayacağım. Neden? Birisi diyecek ki “Sadece şu gazeteleri okuyacaksın.” Birisi diyecek ki, “Sadece şu televizyonları seyredeceksin.” Niçin? Beyefendi öyle istiyor. Buna izin vermememiz lazım. Medya özgürlüğü bütün demokrasilerin ana omurgasını oluşturur. Ve medya çağdaş devletlerde dördüncü güçtür. Yasama, yargı, yürütme ve medya dördüncü güçtür. Dördüncü gücün ayağını kaydırırsak sağlıklı haber alma kanallarımızın tamamı ortadan kalkmış olur. Kayyum atanıyor gazetelere. Dijital platformlardan, televizyonlar çıkarılıyor. Uydudan çıkarılıyor televizyonlar birilerinin isteği yerine gelsin, diye. Buna izin vermememiz gerekiyor değerli arkadaşlarım.

Diyeceksiniz ki, “Efendim bunlar, ‘Anayasayı değiştirelim daha özgür bir medya getirelim’ diyor. Anayasanın 28. maddesi değerli arkadaşlar, mevcut anayasanın. Diyor ki, “Basın hürdür, sansür edilemez.” Daha ne desin? Basın hürdür sansür edilemez. Yeni anayasaya yazsak ne yapacağız? Aynı kelimeleri yazacağız. Basın hürdür sansür edilemez. Peki, basın hür mü? Hayır. Sansür ediliyor mu? Evet. Neye göre yapılıyor? Darbe hukukuna göre yapılıyor, darbe yasalarına göre yapılıyor. O darbe yasaları değişmedikçe medya özgürlüğü sağlanamaz değerli arkadaşlar.

Üç; milletin vekillerini millet seçsin. Bu konuda da uzlaşmamız lazım. Milletin vekillerini millet seçmezse, millet belirlemezse orada sorun var demektir. Yani lider sultasına siyasette son vermemiz lazım. Bunu öngören yasa darbe yasası. Liderlere diyor ki, sen şu milletvekili listesini otur kapalı kapılar ardında yaz milletin önüne koy. Millet onlara oy versin. Ya vermezse, bir de “Üstüne ceza yaz” diyor. Milletin vekillerini millet seçecekse ve bu konuda anlaşıyorsak bunun da mücadelesini yapmak zorundayız. Önseçime gideceğiz, millet kendi milletvekillerini seçecek, kendi özgür iradesiyle parlamentoya gönderecek.

Diyeceksiniz ki, belki bazı vatandaşlarımız diyecek ki, “E ne olmuş canım Genel Başkan da milletvekillerini seçsin.” O zaman ne oluyor biliyor musunuz? Yasama organı, yani TBMM yürütme organının yani bakanlar kurulunun arka bahçesine dönüşüyor. Milletvekili özgür iradesini kullanamıyor. Eğer farklı bir şey söylerse “Ya Genel Başkan benim üstümü çizerse” diyor. O zaman bakıyor bakana o el kaldırınca el kaldırıyor, elini indirince de elini indiriyor. Ve biz buna da “Yasama organı” diyoruz. Nasıl bir yasama organı? Yürütmenin arka bahçesine dönüşmüş siyasi iradesi olmayan bir yargı, bir güç. Demokrasilerde en önemli güçlerden birisidir yasama organı. Ki, biz TBMM’ye “Gazi Meclis” diyoruz. Bu TBMM, Kurtuluş Savaşı’nı yönetmiş bir meclistir. Ama bugün geldiğimiz noktada Bakanlar Kurulu’nun arka bahçesine dönüşmüştür. Bunun değişmesi lazım.

SEÇİM BARAJINI BUNLAR SAVUNUYOR
Dört; milli irade TBMM’ye tam yansımalı. Bakın, sabah akşam “Milli irade, milli irade, milli irade” diye ahkam keserler. Gelin milli iradeyi tam geçirelim. Yüzde 10 seçim barajı var. Kim koymuş? Askerler koymuş. Kim savunuyor? Sözde askerlere karşı olan bunlar savunuyorlar. Onu savunan kimdir? Onu savunanlar yüzde 10 barajını savunanlar darbecilerdir, açık ve net söylüyorum darbecilerdir. Kaldıralım milli irade tam yansısın meclise. Kimden korkuyoruz? Yüzde 1 oy alan bir partinin Genel Başkanı gelsin meclise. Yani düşüncesini mecliste açıkladı, diye meclis zaafa mı uğrayacak? Hayır, tam tersine. Farklı düşüncelere ortam hazırlamak zorundayız.

Beş; milli irade üzerinde gene. Yurtdışı seçim çevresi oluşturulmalı. 5 milyon vatandaşımız yurtdışında. 5 milyondan fazla. Fransa’da, Almanya’da, Amerika’da, Avusturalya’ya kadar çalışan vatandaşlarımız var. Yurtdışındaki vatandaşların sorunlarını Türkiye’deki vatandaşlar dile getiriyorlar. Niçin? Onların ağzı yok mu, onların dili yok mu, onların iradesi yok mu? Yurtdışı seçim çevresi oluşturulmalı oradan da milletvekili TBMM’ye gelmeli ve orada yaşayan vatandaşlarımızın sorunlarını rahatlıkla dile getirmeli. Bu konuda da uzlaşmalıyız.
Düşünceyi açıklama özgürlüğü altıncı konu. Üzerinde mutabakat sağlayacağımız altıncı konu düşünceyi açıklama özgürlüğü. İnsan aklı 21.yüzyılda en stratejik madde olarak bilinir. Düşünen, üreten, olağanüstü bir olayla karşı karşıyayız insan aklıyla. Eğitimle biz insan aklının daha nitelikli çalışmasını isteriz. Rahmetli bir hocam vardı lisede, “Bildiğiniz bir noktaysa, bilmediğiniz noktanın etrafı kadardır. Bildiğiniz kocaman bir daireyse, bilmediğiniz o dairenin etrafı kadardır.” Ne kadar çok bilirseniz o kadar az şey öğrendiğinizi fark edersiniz. O nedenle düşünceyi açıklama özgürlüğü bir toplumun gelişmesindeki temel dinamiktir. Düşünceyi beğenmeyebiliriz. Ama o kişinin düşüncesini özgürce açıklamasına ortam hazırlamak zorundayız 21.yüzyılın Türkiye’sinde.

Geliyorum anayasaya. Darbe anayasası diyorlar ya. 26. maddesi bakın ne diyor: “Herkes düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir.” Daha ne desin anayasa? Anayasa, bunu diyor. Ama düşünün aydınlar bir bildiri yayınladılar neredeyse idam sehpasını gösterecekler. Niçin? Düşünceni açıkladın, diye. Eğer bir toplumda düşünceyi açıklama yasağı getirilirse o toplumun büyüme, uygarlaşma şansı kocaman bir sıfırdır arkadaşlar. Düşünceyi eleştirebilirsin, katılmayabilirsin ama düşünceye yasak 21.yüzyılın Türkiye’sinde kabul edilemez. Bu konuda da görüş birliği sağlamak zorundayız.

Yedi; toplantı ve gösteri hakkı. İnsanlar neden gösteri yaparlar? Seslerini duyurmak için. Neden toplantı yaparlar? Düşüncelerini aktarmak için. Meydanlar neden vardır Allah aşkına? Kentsiz meydan olmaz. Meydanlar neden vardır? O meydanlarda insanlar düşüncelerini özgürce açıklasın diye vardır. Meydanları eğer siz kapatırsanız demokrasinin önüne duvar çekmiş oluyorsunuz.

Geliyorum Anayasa 34. madde. Altını çiziyorum herkes önceden izin almadan silahsız ve saldırısız (silah ve saldırı olmayacak) toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir diyor. Yani “Bu herkesin hakkıdır” diyor. İster beraber, ister birlikte her türlü toplantıyı ve gösteriyi yapabilirsiniz. Şimdi iki kişi yan yana yürüyemiyor. Hatta birisi bir yerlere gittiği zaman önceden belli kişileri gözaltına alıyorlar olur ya gösteri olur, toplantı olur, diye. Geldiğimiz noktaya bakın değerli arkadaşlar. Darbeciler bile bunlardan daha iyiydi. Onlar böyle bir anayasa yaptılar. Onlar bile bunu düşünemiyorlardı.

Sekiz; bu konuda da uzlaşmamız lazım. Üniversitelerin özerk olması. Özgür ve özerk olmalı üniversiteler. Hepimiz bu konuda görüş birliği içinde olmalıyız. Üniversitelerin özerkliği; bilimsel özerklik, idari özerklik ve mali özerklik. Bunların olması lazım. Üniversite gençlerinin üniversite yönetiminde söz ve karar sahibi olması lazım. Bu konuda da uzlaşmamız lazım. Madem demokrasi, diyoruz... Sivil toplum, sendikalar, vakıflar hep beraber bu konuda uzlaşmamız lazım. Bir ülkenin üniversiteleri bilgi üretmiyorsa o ülkenin gelişme şansı sıfırdır. Gelişme şansı olmaz. Katma değeri yüksek ürün üretmeniz için üniversitenin bilgi üretmesi lazım. Bilgi üretmesi için de her türlü düşüncenin, altını çiziyorum her türlü düşüncenin özgürce tartışıldığı mekanlardır üniversiteler. Üniversiteleri bu hale getirmezsek üniversiteler lise altı eğitim veren kurumlara dönüşmüş olur. Nitekim şimdi o haldeler. Ve tabi bunu söylerken, YÖK belasından da üniversitelerin kurtulması lazım.

Dokuz; üzerinde anlaşacağımız bir başka konu. Örgütlenme özgürlüğü. Eğer bir toplum örgütlenemiyorsa, aynı düşünceden olan insanlar bir araya gelemiyorsa, sendikalar, sivil toplum kuruluşları, dernekler, vakıflar bir araya gelemiyorsa, aynı amaç için çalışmıyorlarsa, herkes bölük pörçük bir şeyler yapıyorsa o ülkede demokrasi olmaz. İster Fenerbahçe’yi, Galatasaray’ı, Beşiktaş’ı, Trabzonspor’u Sevenler Derneği, ister Kanarya Sevenler Derneği, ister Özgür Medyayı Savunanlar Derneği. Aynı amaç çerçevesinde bir araya gelen, gençlerimizi, yaşlılarımızı, kadınlarımızı, erkeklerimizi özendirmeliyiz. Bir ülkede ne kadar çok sivil toplum örgütü varsa o ülkede demokrasi o kadar güçlü demektir. Nokta.

Bakın değerli arkadaşlar, Anayasa madde 51: Sendika kurma hakkı, “Hiç kimse bir sendikaya üye olmaya ya da üyelikten ayrılmaya zorlanamaz” diyor. Sendika kurma hakkında diyor ki, hiç kimse bir sendikaya üye olmaya veya sendikadan ayrılmaya mecbur edilemez, zorlanamaz, diyor. Arkadaşlar, taşeron işçiler sendikalaşabiliyor mu? Korkudan sendikalaşabiliyor mu? Sendikacı değerli arkadaşlarım burada. Bir sendikadan çıkıp kendi rızasıyla bir başka sendikaya geçmek için deveye hendek atlatmak lazım. Kimin döneminde bunlar? Darbe döneminin yasalarıdır. Neyin değişmesi lazım? Darbe yasalarının değişmesi lazım. Darbe yasalarının yürürlükte olduğu bir ülkede demokrasi yoktur değerli arkadaşlar.

Bir onuncu konuda da anlaşmamız lazım. Örgütlenme özgürlüğünde anlaşacağız güzel. Bir onuncu konu siyasette ahlak. Gidin sokaktaki vatandaşa sorun siyasetle ahlakı yan yana getirdiğiniz zaman siyasetçi en az güven veren kişi konumunda. Siyasetçiye güvenmiyor vatandaş. Niye güvenmiyor? Bir yolsuzluk olsa siyasetçi orada. Malı götürme olsa siyasetçi orada. Adam kayırma olsa siyasetçi orada. Yandaşa ihale siyasetçi orada. Biz siyasetçiyi bunun için mi seçip meclise gönderiyoruz? Biz diyoruz ki, “Gidin oraya yürütme organını denetleyin.” Vatandaşın ödediği vergilerin hesabını bakanlar gelip veriyorlar mı, vermiyorlar mı onları araştırın. Bakın bonzai kullanma yaşı 10’a düştü. Bu çocukların halini sorun, çözüm bulun, çözüm üretin. Onun için gönderiyor.

SİYASETTEN KİRLİLİK ARINMALI
Anlaşacağımız bir başka konu. Siyasi ahlak yasası mutlaka çıkmalı. Siyaset kirlilikten arınmalı. Siyaset kirli olmamalı.

Bakın değerli arkadaşlar, siyasette ahlak nedir biliyor musunuz? Görev ve sorumluluğun dengeli olduğu bir mekanizma içinde siyasette ahlak vardır. Anayasanın 112. Maddesidir, bakanlarla ilgili. Görev ve siyasi sorumluluk, der. Görevi var, tamam. Siyasi sorumlu? Sorumlu yok. Ankara’da bomba patladı, 107 çocuğumuz hayatını kaybetti. Siyasi sorumlusu var mı? Hiç kimse sorumluluk almak istemiyor. O zaman o koltukta niye oturuyorsunuz? Anayasanın 112. Maddesi de askıya alınmış durumda. Çalışmıyor bu madde. Neden? Siyasette ahlak yerlerde süründüğü için. Siyaset ahlaksızlaştığı için aslında çalışmıyor bu madde.

Onbir; üzerinde uzlaşacağımız bir başka temel nokta. Güçlü bir sosyal devlet. Eğer Türkiye Cumhuriyeti güçlü bir sosyal devleti inşa edebilirse, işsizliğin olmadığı, yoksulluğun olmadığı, herkesin aşı, işi düşünmekten öte Türkiye’yi ve geleceğini düşündüğü bir Türkiye’yi inşa edebilirsek gerçek anlamda demokrasiyi inşa etmiş oluruz. Sosyal devlet bu açıdan çok önemlidir.

Bakın değerli arkadaşlar, Anayasa’nın 60. maddesi şöyle der: “Herkes sosyal güvenlik hakkına sahiptir.” Dikkatinizi çekiyorum “Hakkına sahiptir” der. “Vatandaş için bu bir haktır” diyor. Lütuf değildir. “Sen onun işsizliğini gidermek zorundasın, yoksulluğunu gidermek zorundasın” diyor. “Bu vatandaşın hakkıdır” diyor. Vatandaş böyle bir hakka sahip olduğunun farkında mı? Hayır. Sendikalara büyük görev düşüyor. Sivil toplum örgütlerine büyük görev düşüyor. Çocuğu işsizse senin devletten, hükümetten çocuğunun işsizliğini gidermeyi isteme hakkın var. Anayasa sana bu hakkı vermiş. Bu hakkın bilincinde olmak zorundadır vatandaşımız. Bunu anlatmamız lazım.

Size çarpıcı bir örnek vereyim. Uluslararası Çalışma Örgütü’nün 102 sayılı sözleşmesi vardır. Burada 8 sigorta dalından söz eder. Yaşlılık, hastalık, iş kazası, meslek hastalığı, işsizlik gibi. Son sigorta dalının adı aile sigortasıdır. Ve Türkiye’de, bakın bu sözleşme tarihini tam vereyim size değerli arkadaşlar: 10 Ağustos 1971 yılında Resmi Gazete’de yayınlandı. Şimdi 2016’dayız. Neden aile sigortası uygulanmaz? Neden getirilmez? Neden sendikalar bunu istemez? Neden sendikalar bunu dillendirmez? Neden sivil toplum örgütleri, işçiler bunu istemez? Diyecekler ki, “Biz çalışıyoruz önemi yok…” Çok önemi var. Diyelim ki, 60 yaşında ve işsiz kaldın. Neyle geçineceksin? 4 – 5 ay işsizlik sigortasından para aldın sonra nasıl geçineceksin? Geçinemeyeceksin. Orada devreye aile sigortası girer işte. Geliri yoksa asgari gelir güvencesi veriyor, aileye. Aile onunla geçinecek. Sosyal devlet budur. Doğumundan ölümüne kadar hiçbir vatandaşın bir başka organa muhtaç olmadan, bir başka kişiye el avuç açmadan geçinmesi demek, sosyal devletin koruması altında olması demektir. Bunun kabul edilmesi lazım.

İSTİKBALLERİNİ KAYBETMEYE MAHKÛMDURLAR
Ve tabi değerli arkadaşlarım, üreten Türkiye. Sosyal devlet aynı zamanda işsizliği ortadan kaldıran devlet demektir. Yoksulluğu ortadan kaldıran devlet demektir, sosyal devlet. Sosyal devletin güçlü olması Türkiye’nin üretmesine bağlıdır. Alın teriyle üretecek. Bu ülkenin kurucu lideri Gazi Mustafa Kemal’in bir sözü vardır… Hiç ama hiç, hiç kimse unutmasın. Bana göre çok önemli. Bakın ne diyor? “Çalışmadan, öğrenmeden, yorulmadan rahat yaşamanın yollarını alışkanlık haline getiren milletler evvela haysiyetlerini, sonra hürriyetlerini ve daha sonrada istikballerini kaybetmeye mahkûmdurlar” diyor.

Eğer Türkiye Cumhuriyeti’ni üreten Türkiye yaparsak işsizliği çözeriz. Üreten Türkiye yaparsak yoksulluğu çözeriz. Üreten Türkiye yaparsak dünyada saygınlık kazandırırız. Neden biz “Üreten Türkiye” diyoruz, neden “Emek” diyoruz, neden “Emek en yüce değerdir” diyoruz? Neden “Üniversiteler bilgi üretsin” diyoruz? Katma değeri yüksek ürün üretelim, diye. Elin oğlu cep telefonu yapar sen kullanırsın, sen ancak makine halısı yaparsın. Ve bir cep telefonuyla bir tır aynı karı getiriyor. Türkiye bilgi toplumunu yakalamak zorunda.

Değerli arkadaşlarım, refah devleti dediğimizde, sosyal devlet dediğimizde bir şey daha var. Üreteceğiz ama hakça bölüşeceğiz. Hakça bölüşmenin olmadığı bir yerde sosyal devlet olmaz. Sosyal devlet güçlü olmaz. Benim malımın olması, komşumuzun da aç olması bana bir yarar sağlamaz. Onun da karnı toksa ikimiz de huzur içinde aynı apartmanda otururuz. Biri aç, biri toksa hani diyorlar ya kıyamet ondan kopar diye, kıyameti koparmış oluruz.

Size bir rakam daha vereyim değerli arkadaşlar. 2002’de Türkiye nüfusunun yüzde 1’i Türkiye’deki bütün servetin yüzde 39.4’üne sahipti. Geçiyorum bugüne. Türkiye nüfusunun %1’i Türkiye’deki toplam servetin yüzde 54.3’üne sahip. Geldiğimiz nokta bu. Yardımlarla beslenen bir toplum siyasal tutsak haline getirilen toplum demektir. Özgür iradesini yitiren toplum demektir. Eğer biz refah devletini ve sosyal devleti güçlü kılmazsak toplumu aydınlatma sürecinde önemli adımlar atmamış oluruz. Bir kişinin karnı doyarsa komşusunu düşünür. Apartmanın karnı doyarsa yandaki apartmanı düşünür. Hepimizin karnı doyarsa Türkiye’de, karnı aç olan Afrika’yı düşünürüz. İnsanoğlu böyledir. O nedenle hepimizin karnı doymalı ki, demokrasi standartlarını çok daha yukarıya çekmiş olalım.

Değerli arkadaşlarım, bir başka onikinci konu. Doğa haklarına saygılı bir siyaset istiyoruz. Dünyada sadece insanlar yaşamıyor. Bütün canlılara saygı gösteren bir siyasal anlayışı Türkiye’ye getirmek zorundayız. Bütün canlılara. Kurdu, kuşu öldürmek, ağaçları kesmek ne fayda sağlar? Sadece ve sadece çocuklarımıza daha kötü bir dünya bırakmış oluruz.

Bakın size anayasanın 56. maddesini okuyorum. "Herkes sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir" diyor. Hak, benim hakkım. Sağlıklı bir çevrede ben yaşama hakkını bana anayasa veriyor. Ve devam ediyor. Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek devletin ve vatandaşların ödevidir diyor. Taksim’i düşünün. Ağaçlar kesiliyor diye gençler ağaçlara sahip çıktılar. Ağaç düşmanları onların üzerine neredeyse bütün polis ordusunu gönderdi. Onlar anayasanın kendilerine verdiği görevi yerine getiriyorlardı. Hükümet anayasaya aykırı bir tutum içindeydi.

Cerattepe Artvin, doğayı savunuyorlar. Artvin’de ormanı yok ederseniz ne olur arkadaşlar? Artvin’i gören var mı, Cerattepe’yi gören var mı? Bir sonbahar manzarasını, bir orman manzarasını Artvin’de izleyen var mı? Yeşilin bütün tonlarını, sarının bütün tonlarını görmek mümkün. Cennetten bir parça diyorsunuz burası. "Altında ölüm var, üstünde hayat" diyor Artvinliler. Ne için? Anayasal haklarını kullanıyorlar. Biz buraya sahip çıkacağız diyorlar. Ama devlet kime sahip çıkıyor? Bu milletin anasına küfredene sahip çıkıyor bu hükümet. Bu hükümet ona sahip çıkıyor.

ELLERİNDEN TEK TEK ÖPÜYORUM
Düzce’ye gittim. 3 köyün ortasına atık deposu yapmışlar. Kirli sular var. Depodan çöplerden akan sular bir yerde depolanıyor. Melen ırmağına 100 metre bile değil. Oraya taştığı zaman geçiyor. Oradan da İstanbul’a gidiyor. 3 köyün kadınları ortak eylem yapıyorlar. Ben o kadınlara verdikleri eylemi desteklemek için gittim. O kadınların hepsinin tek tek ellerinden öpüyorum. Kendi köylerine, kendi ağaçlarına, kendi tarlalarına sahip çıktıkları için.

Bir konuda daha anlaşacağız on üç. Kanun önünde eşitlik. “Kadın ile erkek eşit olur mu?” diyor. Senin kafana göre olmaz da ama insanı insan bilen, “Allah’ın yarattığı en değerli varlık insandır” diyen, kadın ve erkek ayırmayan bütün vatandaşlar kanun önünde eşittir. Eşit olmak zorundadır.
Anayasa madde 10; herkes kanun önünde eşittir. Kadın - erkek ayrımı yapmıyor. Devam ediyor. Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. “Devlet bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür” diyor. Yani “Eşitliğin sağlanmasını sağlamak devletin görevidir, yükümlüdür” diyor. “Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz” diyor. Anayasa, diyor bunu. Hangi anayasa? Bunların darbe anayasası dedikleri, biz de değiştireceğiz diyorlar ya herhalde bunları da kaldırmak istiyorlar. Onun için “Niye masaya oturmuyorsunuz” diyorlar. Kadın – erkek eşitliği konusunda ortak söylem geliştirmeliyiz. Bu gücü, bu yetkiyi bize anayasa veriyor. Kendi hakkımızı bilelim. Anayasadan kaynaklanan hakkımızı bilelim. Çevreyi korumak sadece bunların değil, çevreyi korumak vatandaş olarak bizim görevimiz. Anayasa bu görevi vatandaşa vermiş. Bunu rahatlıkla söyleyebilirsiniz.

TOPLUMSAL BARIŞIMIZ DİNAMİTLENMİŞ DURUMDA
Ondört; bir konuda daha anlaşacağız. Toplumsal barış. Biz Osmanlı’dan devralınan bir ülkeyiz. Cumhuriyetimizi kurduk. Hep beraber kurduk cumhuriyeti. Çok partili hayatı getirdik. Kör topal da olsa sosyal demokrasi bir şekliyle yeşillendi ve yeşillenmeye devam ediyor. Şimdi bir dördüncü devrime hazırlanmak zorundayız. Özgürlükçü demokrasi. Ve bunun için de toplumsal barışı sağlamak zorundayız. Bir arada özgürce yaşamalıyız. Toplumsal barışımız dinamitlenmiş durumda.

Bakın değerli arkadaşlar, şunu söyledim. Ankara’da veya İstanbul’da 15 gün sokağa çıkma yasağı olsa bizim burada vatandaşlar ne yapar? Diyelim ki 15 gün sokağa çıkma yasağı ilan edildi ne yapacaklar?

Değerli arkadaşlarım, Kürt sorununun çözümü demokraside yatıyor. Bu sorunun çözümü için adres TBMM’dir ve bir toplumsal uzlaşmadır. Baştan söyledik “Tuttuğunuz yol yanlıştır, bu yol Türkiye’yi felakete götürür.” Şimdi felakete götürüyor. Baştan bizi dinleselerdi böyle bir tablo asla ortaya çıkmayacaktı. Kendi ülkemizde kendi sorunumuzu çözemiyorsak başkaları mı gelip bizim sorunumuzu çözecek? Eğer kendi sorunumuzu çözmek için ortak akıl oluşturamıyorsak, o zaman bu siyaset kurumunun parlamentoda ne işi var? Parlamento sorunları çözecekse neden oturup çözmüyoruz, neden bir araya gelmiyoruz?

Değerli arkadaşlarım, açık ve net toplumsal barışımızı sağlamak için adres parlamento, bir araya geleceğiz demokrasi ve özgürlük bağlamında bu sorunu çözeceğiz. Ve bu ülkeye huzuru ve barışı getirmek zorundayız. Ülkenin bir tarafı kan gölüne dönmüşse huzur gelmez arkadaşlar. Ülkenin bir tarafı kan gölüne dönmüşse bu en çok terör örgütünün işine gelir. Kan akıtmak terör örgütüne hizmet etmektir. Bu gerçeği herkesin çok iyi bilmesini isterim. Oradaki vatandaşlarımız perişan vaziyette. Hiç kimseyi etnik kimliğinden ötürü, yaşam tarzından ötürü, inancından ötürü ötekileştiremeyiz. Herkesi kucaklamak zorundayız herkesi. Biz milli kurtuluş savaşını beraber verdik. Dedelerimiz Çanakkale’de kucak kucağa yatıyorsa biz neden kucaklaşmıyoruz, neden bir araya gelmiyoruz, neden huzur istemiyoruz?

Onbeş; belki ilk kez duyacaksınız. Bu ülkenin bir organ mahkemesine ihtiyacı var. Ne demek organ mahkemesi? İlk hedefler beyannamesini açıklarken orada anayasa mahkemesinden söz etmiştik. Türkiye’ye bir Anayasa Mahkemesi, gerekiyor diye ve kuruldu. Şimdi bir organ mahkemesine ihtiyacımız var. Güçler arasında uyuşmazlık çıkarsa uyuşmazlığı çözecek olan bir organ mahkemesine ihtiyacımız var. Bunu da bütün arkadaşlarımın bilmesini isterim, araştırmasını isterim. Türkiye’nin bir organ mahkemesine ihtiyacı var. Eğer yasama organını yürütmenin arka bahçesine dönüştürmeyeceksek, yargıyı yürütmenin elinde bir sopa olarak kullandığı bir organ haline dönüştürmeyeceksek bir organ mahkemesine ihtiyacımız var.


ORTADOĞU BATAKLIĞINDAN ÇIKMALIYIZ
Onaltı; Türkiye’yi Ortadoğu bataklığından çıkarmak zorundayız. Bu konuda da görüş birliği içinde olmamız lazım. Eğer Türkiye bugün izlediği dış politikayla Ortadoğu bataklığının bir parçası olmuşsa bunun bedelini masum insanlar Türkiye’de ödüyor. Cilvegözü’nde ödedi, Reyhanlı’da ödedi, Ankara’da ödedi, bir daha Ankara’da ödedi, İstanbul’da ödedi. Yeter artık. Ortadoğu bataklığından Türkiye’nin çekilmesi lazım. Yurtta barış, dünyada barış bizim neyimize yetmiyor arkadaşlar?

Bakın değerli arkadaşlarım, Mustafa Kemal Atatürk aynı zamanda bir Osmanlı paşasıdır. İsmet İnönü aynı zamanda bir Osmanlı paşasıdır. Atatürk Libya’da, Filistin’de, Yemen’de görev yapmıştır. İnönü, Ortadoğu’da görev yapmıştır. Ama bunlar Milli Kurtuluş Savaşı’ndan sonra Ortadoğu’ya sırtlarını dönmemiş ama Ortadoğu coğrafyasının bir parçası olmamaya özen göstermişlerdir. Hep mesafeli durmuşlardır. Kendi ülkelerinde uygarlığın artması için, eğitimin, kalitenin artması için, kadın – erkek eşitliği için, demokrasi için mücadele etmişlerdir. Ve Ortadoğu halkları Türkiye gibi olmak istemişlerdir. Ve Türkiye bir İslam ülkesi olarak bütün İslam dünyasına örnek olmuştur. Şimdi bütün İslam dünyasının ortak düşmanı haline geldik. Bunu kabul etmek mümkün değil. Bu da doğru değil. Bu konuda da görüş birliği içinde olmamız lazım. Bunu sağlarsak Türkiye kendi alanında büyük mesafeler alır.

Değerli dostlarım, bir konuya daha değinip sözlerimi bitireceğim. Diyorlar ki, oturalım bir anayasa yapalım. Bu darbe anayasasıdır, Türkiye’nin ihtiyaçlarına cevap vermiyor, yeni özgürlükçü bir anayasa yapalım. Kendilerine şunu söyledik. Sayın Davutoğlu’na bir mektup yazdım. Dedim ki, “Sorun büyük ölçüde anayasadan kaynaklanmıyor. Elbette anayasada değişecek hükümler var. Ama sorun darbe hukukundan kaynaklanıyor.” Sayın Davutoğlu’na açık açık söyledim. Dedim ki, “Bu anayasadan kaynaklanan karşılaştığınız bir sorun var mı?” “Hayır” dedi. Ama dedim, “İki kişi yan yana yürüyemiyor ama toplantı, gösteri yürüyüşleri serbesttir” diyor. İzin almadan bile, diyor. Siz izin vermiyorsunuz. Neye göre? Darbe yasasına göre. Medya özgür değil. Oysa “Basın hürdür, sansür edilemez” diyor anayasada. “Yargı bağımsızdır kimse emir, talimat veremez” diyor. Ama yargıya oturuyorsunuz emir de veriyorsunuz, talimat da veriyorsunuz ve yargının en tepe noktasına “Uymuyorum, sana saygı da duymuyorum” diyorsunuz. Nereden kaynaklanıyor bu? Darbe yasalarından. Anayasa da darbe yasasının bir parçası. Hepsini beraber ele alacaksak, bu ülkeye birinci sınıf demokrasiyi getireceksek biz hazırız. Ve şunu da söyledim. Bizim bazı koşullarımız var. Bir; darbe hukukunu bütünüyle ele alacağız. İki; anayasanın ilk 4 maddesi bizim için vazgeçilmezdir.

ANKARA’DAN RAHATSIZLAR
Efendim diyorlar ki, “Onları da değiştirelim.”Yazıyor "Türkiye Cumhuriyeti’nin Başkenti Ankara’dır", nesini değiştireceğiz? Rahatsız oluyorlar. Ankara’dan rahatsızlar. Türkiye Cumhuriyeti demokratik, laik sosyal hukuk devletidir. Ondan da rahatsızlar. Marşı var "İstiklal Marşı’dır" diyor. Ondan da rahatsızlar. Neden ilk 4 maddeyi değiştirmek istiyorlar neden? Nedenlerini ben gayet iyi biliyorum. Siz de daha iyi biliyorsunuz. Ama size şu güvenceyi verebilirim. Biz parlamentoda olduğumuz sürece arzu ettikleri değişikliklerin hiçbirisini gerçekleştiremeyecekler. Çünkü parlamentoda görev yapan biziz. Sizler dışarıdasınız. Ama bunu yaparken, bu güvenceyi verirken en büyük güvencemin de sizler olduğunu unutmayın, sizlersiniz.

BİRİNCİ SINIF DEMOKRASİ İSTİYORUZ
Özetle biz ne istiyoruz? Birinci sınıf demokrasi istiyoruz. Halkına hesap veren siyaset istiyoruz. Siyasette kirlenme istemiyoruz. Temiz siyaset istiyoruz. Yolsuzluğun olmadığı bir siyaset istiyoruz. Güçlü bir sosyal devlet istiyoruz, işsizliğin ve yoksulluğun olmadığı... Çocukların yatağa aç girdiği bir Türkiye istemiyoruz. Çocuklarımızın en nitelikli, en kaliteli eğitimini aldığı bir Türkiye istiyoruz. Tasada ve kıvançta birlikte olmak istiyoruz. Hiç kimsenin kimliğinden, yaşam tarzından, inancından ötürü ötekileştirilmediği, herkesin sokakta özgürce gezdiği bir Türkiye istiyoruz. Rahmetli Demirel derdi ki, “Yürümekle sokaklar aşınmaz” diye. Evet, yürümekle aşınmaz. Ama insanlar taleplerini yüksek sesle dile getirirler. Biz şimdi talepleri yüksek sesle dile getiren bir Türkiye’den, herkesin susturulduğu bir Türkiye’ye doğru gidiyoruz. Biz bağımsız ve tarafsız bir yargı istiyoruz. İktidarın elinde sopa olan, milleti hizaya getirmek için ceza yazan bir yargı değil, talimat alan bir yargı değil, kendi vicdanıyla ve hukukun üstünlüğüyle karar veren bir yargı istiyoruz.

Düşünüyorum acaba çok şey mi istiyoruz? Hayır. Bir cümleyle özetlemek gerekirse “İnsanca yaşamak” istiyoruz. Türkiye’nin yarı açık cezaevine dönmesini istemiyoruz. Her düşüncenin özgürce dile getirildiği görkemli, güzel bir Türkiye istiyoruz. Bunu istiyoruz.

Taleplerimi aktardım. Sivil toplum örgütlerine, sendikalara, vakıflara, diğer kuruluşlara hepsine söyledim. Düşüncelerimiz farklı olabilir, dünya görüşlerimiz farklı olabilir, olaylara farklı gözlerle bakabiliriz. Ama asgari müşterekleri olan bir toplum olmalıyız. Ortak paydamızı genişletebilirsek emin olun önümüzde hiçbir güç duramaz. Çünkü biz haklıyız, çünkü biz kendimizi değil, ülkemizi, çocuklarımızı, torunlarımızı ve güzel bir dünyayı düşünüyoruz. Daha güzel, daha özgür bir dünyada yaşamak istiyoruz. Benim bir hak kaybımın olması halinde özgürce başvurabileceğim bir adalet istiyoruz.

Adaletle ilgili son bir sözü söyleyeyim. Der ki bir bilge; “Adalet kutup yıldızı gibidir yerinde sabit durur ve bütün kainat onun etrafında döner”. Bu kadar soylu bir kavramdır adalet.

Adaletli günler dileğiyle, güçlü bir sosyal devlet dileğiyle, yargının bağımsız olduğu bir Türkiye dileğiyle, özgür medyanın, gazetelerin olduğu bir Türkiye dileğiyle, herkesin birbiriyle kucaklaştığı bir Türkiye dileğiyle, kadın – erkek eşitliğinin sağlandığı bir Türkiye dileğiyle! Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçe olmalıdır dileğiyle hepinize en içten selamlarımı, saygılarımı sunuyorum. Sağ olun, var olun, diyorum.

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder

Başka Haber Designed by Templateism.com Copyright © 2014

Blogger tarafından desteklenmektedir.