‘Yarım Kadın’ tartışması.. Uzmanlar yanıtlıyor: Kalıpların ardında hangi olgular var?

Sevim Gözay/journo.com.tr

“Anneliği reddeden, evini çekip çevirmekten vazgeçen bir kadın, iş dünyasında istediği kadar başarılı olsun eksiktir, yarımdır.” Recep Tayyip Erdoğan

Kadın ve Demokrasi Derneği’nin (KADEM) yeni hizmet binasının açılış töreninde konuşan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, kadının iş hayatındaki konumunun, anneliğini asla geriye atmaması gerektiğini söyleyerek şöyle konuştu:

“Çalışıyorum diye annelikten imtina eden bir kadın, aslında kadınlığını inkâr ediyor demektir. Anneliği reddeden, evini çekip çevirmekten vazgeçen bir kadın, iş dünyasında istediği kadar başarılı olsun, eksiktir, yarımdır. Annelikten vazgeçmek insanlıktan vazgeçmektir. İnsanlığın yarısını oluşturan kadın, anneliğiyle, evinin ve çocuklarının üzerindeki etkinliğiyle, zarafetiyle, estetiğiyle, iç güdüleriyle, sahip olduğu farklılıklarla kadındır. Bu gerçeği bir kenara bırakıp erkekle kadını birbirlerine hasım olarak, rakip olarak gören anlayışı kesinlikle reddediyoruz.”

Kamuoyunda ve sosyal medyada büyük tepki gören bu yüksek voltajlı söylemleri tartışmaya açıyoruz ve kalıpların ardındaki sosyolojik, psikolojik, geleneksel, dini ve sosyal olgulara eğiliyoruz. Söz uzmanlarda…

Şule ÖNCÜ
(Uzm. Psikolog / Psikoterapist)

Büyük kentlerde babalığı (hatta ilişkiyi) reddeden erkek sayısı, anneliği reddeden kadın sayısından çok daha fazla. İyi eğitim almış, kendini geliştirmiş, çalışan ve anne olmak isteyen, 25 yaş üstü kentli kadının sorunu; sürdürülebilir bir ilişkiye yerleşecek ve zamanı geldiğinde babalık sorumluluğunu almaya gönüllü erkek bulamamak. Bu konuyu araştırmak gerektiği aşikâr. Tabii böyle bir araştırmaya soyunduğunuzda; iş kanunundan, çocuğa/anneye/babaya tanınan sosyal haklardan tutun, kadın erkek arasındaki erotik dinamiklere, internetin yarattığı ‘sonsuz seçenek yanılsaması’na kadar oldukça geniş bir psikososyal spektrumda düşünülecek, tartışılacak, incelenecek pek çok konu var.

Kadın, reprodüksiyondan sorumlu canlıdır. Dölü o seçer. Çocuğu o doğurur. Büyütmekten de birinci derece sorumludur. Dolayısıyla yükü erkekten daha ağır. Ama buna rağmen istekli çocuk yapmaya. Birlikte olduğu erkeğe bunu söyleyince ya da hissettirince, erkek ‘beni damızlık gibi görüyorsun!’ diye isyan ediyor ve ilişkiden kaçıyor. Sık rastladığımız bir durum bu. Hem kadın hem de erkek için oldukça hazin bir durum. Damızlık sorunsalı; yetişkin olmakla, ebeveyn olmakla ilgili idrak, kabul ve atıflarımızı gözden geçirmek gerektiğinin işareti bence. ‘Kutsal’ (yani kamusal alanın dışına itilen) ana ile, ‘evin direği’ (yani kamusal alanda aşırı yüklenen) babanın kurduğu aile sisteminden ergen bir toplum ürettik. Eğitimli, donanımlı, kentli kadın bunu fark ettiğinde; büyümeye, olgunlaşmaya, değişmeye eğilimli ve hazır olabiliyor ama sosyo-kültürel açıdan dengi olan erkek genellikle pek de hazır değil.

Ebeveyn olmaktan kaçan erkeğin çocuk yerine ne yaptığına bakınca, genellikle işkolizm, sosyal medya kötüye kullanımı, hemcins gruplarıyla uzamış yüzeysel ritüeller, sanal seks bağımlılığı, oyuna kaçma ve/veya içe kapanma gibi savunmalar görüyoruz. Bu eğilimler genellikle yetişkinliğin reddi ve anlamlı bağlar kurmaktan kaçış savunmalarıdır. Böyle bakıldığında erkeğin babalığı reddi, bilinçli bir tercihten, sakin bir karardan ziyade; düşünsel ve duygusal bir çırpınış, psikososyal bir budanmışlık, hadım edilmişlik gibi görünüyor.

Erkeğe ne oldu, nereye kaçıyor, neden kendini biyolojik gelişim sürecinin dışında hissediyor, sistem erkeği nasıl hadım ediyor? Cevaplarını acilen araştırmamız ve tartışmamız gereken sorular bunlar. Bugün anneliği reddetmiş görünen kentli kadınların önemli bir yüzdesi, ebeveyn sorumluluğunu paylaşacak yetişkin erkek kıtlığı yüzünden çocuk yapmamıştır. Ve maalesef bu işin de vebali, misal; ‘geçimsiz olduğu için koca bulamadığı’ farz edilerek yine kadına yükleniyor. Ergen kalmakta direnen, hayatı ucuza getirmeye çalışan erkeğin faturasını da kadın ödüyor. Dolayısıyla kadının sorumluluğu kadar, erkeğin sorumluluğunu ve hâlihazırdaki mutasyonunu da anlamaya çalışmak gerek.

Yrd. Doç. Dr. Itır ERHART
(Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi)

Bence tüm bu söylenenler ‘doğal farklılıklar söylemi’ni destekliyor. Bu söylem kadını kırılgan, narin, pasif, zarif, evcimen, sadık, duygularıyla hareket eden, anaç cins olarak kurguluyor. Kadın, doğası gereği söylenen, sızlanan, anne olarak karşımıza çıkar. Erkekse cesur, aktif, sert, güçlü, öfkeli, rekabetçi ve dolayısıyla da kamusal alan için daha uygun cins olarak kurgulanıyor. Doğallık oldukça ‘keyfi’ tabii. İktidar sahipleri konumlarını meşrulaştırmak için bu kavrama ihtiyaç duyuyorlar. Doğa, doğal cinsiyet, doğal farklılıklar gibi kavramlar tarihsel, toplumsal, kültürel iktidar ilişkileri içinde inşa edilmiş cinsiyet rollerinin ve normların içselleştirilmesine ve özümsenmesine katkı sağlıyor. Bir yandan da cinsiyet eşitsizliğinin gerekçeleri olarak çıkıyor karşımıza. (Örneğin iş hayatında neden daha az kadın yönetici olduğu bununla ‘açıklanıyor’)

Türkiye’deki feminist harekete baktığımızda, kemalist feministlerin de, islâmcı feministlerin de kadının ev kadınlığı ve fedakâr annelik rollerini sorgulamadığını görürüz. Her ikisi de çalışkan, fedakâr anneyi ve kutsal aileyi yüceltmiş ve doğal rolleri yeniden üretmiştir. Cumhuriyetin ilk yıllarında karşımıza çıkan devlet feminizmidir ve bu dönemde kadının en önemli görevi çocuk yetiştirmek ve annelik olarak tanımlanmıştır. Kadın bağımsız bir birey olarak değil eş ve gelecek nesilleri Cumhuriyet değerleriyle yetiştirme görevi verilmiş anne olarak kurgulanmıştır. 1970’lerde kamusal alan ve başörtüsü üzerine tartışmalarla görünürlük kazanan, 1980’lerde üniversite öğrencilerini ve sokakları mobilize eden islâmcı feministler de kadının aile içindeki rolünü ve ona atfedilen doğal özellikleri sorgulamamıştır.

Türkiye’de ataerkilliği içeren bir dizi faktör var. Namus kavramı ve maddi veya duygusal bakımdan birbirine bağımlılıkla karakterize olan aile ilişkilerini ve cinsiyet rollerini sayabiliriz mesela. Aile içinde kadın, eş, anne ve yuvayı yapan onurlu dişi kuş şeklinde kurgulanır. Namus ise, kadınların davranışını kontrol altında tutmak için aile içinde büyük ölçüde erkekler tarafından uygulanan bir kontrol mekanizması olarak korunmakta hâlâ. Namus kavramı ve kadın cinselliğini kontrol altında tutma geleneği, aile, nüfus (kaç çocuk, sezeryan, doğum kontrolü, kürtaj) ve beden politikalarını etkiliyor. İktidar partisinin ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sahip olduğu islâmi anlayışı bu ataerkil çevçevede değerlendirmek mümkün.

Doç. Dr. Hande ESLEN ZİYA
(University of KwaZulu Natal)

Ben özellikle Cuma Hutbeleri üzerine yaptığımız araştırmanın erkekler için verdiği bulgular üzerinden değerlendirmek istiyorum. Hutbelerdeki ideal kadın mesajı -kadın doğursun yoksa eksiktir diyen söylemde de olduğu gibi- annelik rolü, yaşlıya, çocuğa ve evine bakan fedakâr anne, eş, evlat üzerinden verilirken erkeklik farklı bir bağlamda anlatılıyor. Babalık, eş, özel alan üzerinden değil; mesela çevresine, yaşadığı mahalleye karşı yüklendiği sorumluluklar üzerinden erkek olmak tanımlanıyor. Dolayısı ile ideal erkek diğer insanlara yardım eden, onları koruyan, eğiten, elindekini paylaşan kısaca topluma hizmet eden kişidir. Bir bakıma, ‘devletin sorumluluklarını üstlenen’ diye de yorumlayabiliriz. Dolayısı ile insan, laik açıklamanın savunacağı şekilde, kendi kişisel kurtuluşu için değil de topluma hizmet edeceği, yardım edeceği oranda ideal erkek/ideal Müslüman olur.

Erkeklik ve kadınlık o zaman farklı roller ile tanımlanmakta: Erkek aile dışı sorumluluk, kadın aile içi sorumluluk. Oysa geleneksel/ataerkil ve toplumsal cinsiyet hiyerarşisi olan toplumlarda erkeğin iyi bir baba olması, evine para getirmesi, ev içinde son sözü söylemesi erkekliği tanımlayan önemli ‘kriterlerdir’, hutbelerdeki mesaj ise bununla örtüşmüyor. Bir başka deyişle etkin bir söylemsel mekanizma olan hutbelerde erkeklere yeni roller-sorumluluklar atfedilmektedir, hutbeler ile kolektivist sorumluluğun aileden komşulara, mahalleye çevreye geçtiğini görüyoruz. O zaman kadın vatandaş ile erkek vatandaşın sorumlulukları farklı mıdır? Bu soruyu tartışmaya açmak, Türkiye’de kadın ve kadın bedeni üzerinden üretilen politikaları anlamamıza yardımcı olacaktır.

Doç. Dr. Murat ÖNDERMAN
(İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi)

Bu söylemdeki kolektivizm ve özcü muhafazakarlık, demokrasiyi oldukça dar bir alana sıkıştırıyor ve günümüzdeki demokratik paradigma olan liberal demokrasiden de uzaklaştırıyor. Peki bu neden böyle? Bu soruyu psikolojik bir perspektiften yanıtlamaya çalışayım. Türkiye’de evli çiftler arasında, temel duygusal ilişkilerini birbirlerinden çok çocuklarıyla kurma eğilimi yaygın. Aileye öncelikle bir yeniden üretim kurumu olarak bakılıyor olduğunu kabul edersek, bu eğilimin ortaya çıkması yadırgatıcı değil. Daha açık bir ifadeyle, ‘çocuk yapmak için evleniliyor’ diyebiliriz. Aileye topluluk içindeki işlevi açısından bakılınca, aile içinde de cinsiyetlere göre iş bölümünün vurgulanması beklenir ki sözü geçen konuşmada da bunu görüyoruz. Rol paylaşımından çok rol ayrılığını vurgulayan bir bakış açısına rastlıyoruz. Buradaki psikolojik dinamikler neler olabilir? Benim şöyle bir hipotezim var bu konuda: aile içinde çiftler temel duygusal ilişkilerini birbirleriyle değil de çocuklarıyla kurunca, özellikle erkek çocuğun kafası epeyce karışıyor –çünkü en çok zaman geçirdiği annesi karşı cinsten-. Annesinin temel psişik enerji yatırımını kendisine yaptığını hisseden erkek çocuğun erkek kimliğini kazanması zorlaşıyor. Zira toplumsal cinsiyetin kazanılması sürecinde annesiyle ilişkisinde kazandığı dişil özelliklerini terk etmesi beklenen o.

Burada Psikanalitik Sosyolog N. Chodorow’un toplumsal cinsiyet teorisine atıf yapmak istiyorum. Buna göre, kız çocuk da, erkek çocuk da toplumsal cinsiyetin kazanılmasına (odipal evreye) kadar anneleriyle ilişkileri içinde/sırasında hemen hemen aynı özellikleri ediniyorlar. Ama annesiyle ilişkisinde kazandığı bu dişil özellikleri terk etmesi istenen kız çocuk değil erkek çocuk. Kız çocuğun hayatında böyle bir kırık (fay) yok. Bundan ötürü kadınların öz kimlikleri –ve bence egoları da- daha sağlam ve pekişik. Oysa erkek çocuğun ikinci bir başlangıç yapması gerek. Bu ise geride kalma demek. Bu gecikmeyi çoğu erkeğin telafi etmesi çok zor. Kaynana-gelin çatışması bir sadakat (öncelik) çatışması ve annenin erkek çocuğunu bırakmayı istemediğini gösteriyor. Erkek ise annesiyle eşi arasında bir sadakat çatışması yaşıyor. Zaten Türkiye’de nikah törenleri için hazırlanan davetiyelerde nikah sahibi evlenecek çift değil, ebeveynlerdir bildiğiniz gibi. Evlenecek ‘çocuklarının’ nikah törenlerine misafirleri kendileri davet ederler. Kendi nikah törenlerine misafirlerini kendileri çağıran çiftlerin oranı tahminime göre yüzde beşi bile geçmez.

Dolayısıyla, kendi toplumsal cinsiyet kimliği epeyce kırılgan olan sözü edilen erkeklerin kendilerine ait kabul ettikleri bir alana kadınlarca girilmesine karşı toleransları da düşük olacaktır veya olmayacaktır. Aslında kendi dişilliğiyle barışan bir erkeğin kadınlar karşısında özerkliği de daha sağlam olacaktır; zira o kendi dişilliğiyle temasını bir kadın aracılığıyla kurmak zorunda kalmayacaktır ki bu kadınların özerkliğini kabul etmesine de yardımcı olacaktır.

Bana soracak olursanız, ne norm, ne toplum ne de bireyler ‘tam’dır. Dolayısıyla, birey ne toplumu ne de normu tamamlanmak arzusuyla istediği gibi kullanamaz veya koltuk değneği yapamaz. Aslında hepimiz ‘yarımız’. Ne ‘hiç’ ne de ‘tamam’ olduğumuz için tercihler yaparız ve değerler üretiriz.

Prof. Dr. M. Emin ÖNDER
(Psikiyatrist)

Âdet döngüsünün kadın üreme fonksiyonu için ne kadar önemli olduğunu hepimiz biliriz. Menstrüasyon (âdet) tarih boyunca insanlar için gizemli ve korkutucu bir durum olarak algılanmıştır. Ataerkil ve çok tanrılı dinler zamanında âdet döngüsünün ayın döngüsüyle bir bağlantı içinde oluşuna inanılmıştır. Güneş eril, ay ise dişil olarak simgelenmiştir. Döngünün 14. gününde doğurganlığın neden olduğu akıntıya hayat ırmağı denirken 28. günde ortaya çıkan hem yaratıcı hem de yok edici olduğuna inanılan kanamaya ise ölüm ırmağı denilmiş ve kadınların bu enerjileri içselleştirerek sezgi ve medyumluk gücünü arttırdıklarına inanılmıştır.

Ataerkil ve tek tanrılı dinlerin hakim olduğu toplumlarda âdet görmeye yüklenen anlamın değişmeye başladığını görürüz. Hristiyan ve Musevi inançlarına göre, adet görmenin Adem’i baştan çıkardığı için Havva’ya verilen bir ceza olduğuna inanılır. Müslümanlık’ta ise bir dönem ‘kirlilik’ olarak tanımlanır. Yakın zamanlara kadar bu algı devam etmiştir. Her ne kadar feminist akımların çabalarıyla yavaş yavaş değişmeye başlasa da bu anlayışın hâlâ devam etmekte olduğunu görürüz. Üreme döngüsünün bile bu kadar korkutucu ve şaşırtıcı etkisini düşünürsek kognitif fonksiyonları da eklenince kadın birçok insan için daha da korkutucu olmaktadır.

Işıl EĞRİKAVUK
(Sanatçı)

Kadınla erkeği birbirine hasım görmeyen anlayışı reddediyoruz. Zaten tüm sorun da burada başlıyor. Kadınlar binlerce yıldır ‘hasım’ ya da daha doğrusu ‘eşit’ görülmediği için, tıpkı evcilleştirilen bir hayvan gibi eve hapsedildikleri, evin içinde de ne yapmaları, nasıl davranmaları, ne giymeleri gerektiği, vücutlarının neresini kapatıp, neresini açmaları gerektiği, kendilerine biçilen tek rolün, erkeklerin kırıp geçtiği dünyada şefkatli, onarıcı, edepli, zarafetli olmayı onlara servis etmek olduğu için itiraz ediyoruz, eşit görülmediklerini söylüyoruz. Dolayısıyla, kadınların binlerce yıllık bu kolonileştirilmelerinin ardından nihayet kendi vücutlarıyla ilgili meselelere kendilerinin karar vermesi bir yarımlık değil, ancak birey olmaktır. Evlenmemiş veya çocuk doğurmamış insanlara, kadın olsun erkek olsun ‘yarım’ diyemeyiz. Bu sıfatları belirlemek kimseye düşmez. Cinsel üreme üzerinden birbirimizi yargılamayı ve ahkâm kesmeyi bırakalım.

Kadın da erkek de ebeveyn olmamayı seçebilir. Burada tek sorun bu seçimde sadece kadınların yargılanması ve evlenmemiş, çocuk sahibi olmamış erkeklerin bu tartışmanın dışında tutulmasıdır. Yine de bu seçimler özel hayattır ve kimseyi ilgilendirmez. Kadının büyümesi ve olgunlaşmasını çocuk sahibi olmakla ya da üremekle eş görmüyorum. Üremek yaşam skalasında bir seçim olmalıdır; olgunlukla, büyümekle alakalı değildir. Kaldı ki çocuk yaşta evlendirilen, veyahut kendi seçimi dışında çocuk sahibi olmuş pek çok kadın var. Mesele sağlıklı bir toplum üretmektir. Asıl yarımlık, istem dışı çocuk yapan annelerin ve baba olmayı sadece tohumlamak olarak gören erkeklerin ürettiği ‘yarım kafalı, yarım ruhlu’ bir nesildir ki korkarım şu an bu yolda gidiyoruz.

Fatih Portakal
(Fox TV)

En çok izlenen ana haber yüzlerinden, Gazeteci Fatih Portakal’ın bu söylemlere isyanı da ‘evli-çocuksuz erkek’ temsili açısından özel bir önem arz ediyor:

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder

Başka Haber Designed by Templateism.com Copyright © 2014

Blogger tarafından desteklenmektedir.