Kılıçdaroğlu Doğuş Üniversitesi'nde konuştu: Aykırı düşüncelerden korkmamak lazım


CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, “Başkanlık tartışmaları yapılırken, “Yasama ve yargı benim için ayak bağıdır” diye birisi söylüyorsa, onun demokrasiye ihanet ettiğini rahatlıkla düşünebilirsiniz.” dedi.

CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun, 1. Ulusal Gençlik Akademisi’nin açılışında yaptığı konuşma şöyle:

Sayın hocam, sevgili öğrenciler, genç arkadaşlarım TBMM’ye geldiler dediler ki, “Böyle bir toplantımız var, daha önce bir başka üniversitede gerçekleştirmiştik bu kez gelir misin?” Dedim ki, “Eğer gençler yumurtaları hazırlamışlarsa söz geleceğim.” Sizlerle beraber olduğum için son derece mutluyum. Mademki birlikteyiz, mademki iki gün hocalarımızla Türkiye’yi ve dünyayı sorgulayacaksınız. O zaman izin verin ben de düşüncelerimi sizinle paylaşayım.

Son günlerde bir tarih tartışmasıdır gidiyor. Osmanlı tarihi diyoruz, Ortadoğu tarihi diyoruz, Türkiye tarihi diyoruz, bir tarih tartışmasıdır. Bazen övünüyoruz 15 devlet kurduk diye, 16 devlet kurduk diye, 17 devlet kurduk diye övünüyoruz. Ama bunun arkasında yatan bir başka gerçek var. Ne kadar çok devlet kurduysak o kadar çok da devlet batırdık aslında ve neden? Eğer bunu iyi sorgulayabilirsek ki, Ruhsar Hanım çok önemli bir konuya değindi, düşünmek. Düşünür ve sorgularsak bir daha batacak bir ülkeye sahip olmayız. Sürekli yaşayan, kendini yenileyen, uygar, çağdaş bir ülkeye kavuşmuş oluruz.

ATATÜRKÇÜLÜK ÜRETİM DEMEKTİR

Cumhuriyetten kısaca söz edeceğim. Ne Atatürk, ne İnönü, ne Refet Bele, ne Kazım Karabekir, bunların hiçbirisi cumhuriyetin adamı değildi. Bunlar birer Osmanlı paşasıydı. Osmanlının nasıl battığını birebir gördüler bunlar. Ve dediler ki, öyle bir ülke kuralım ki sağlam, ayakları üzerinde duran bir ülke olsun. O nedenle padişahın kulu ve kölesi olan bireyler değil, cumhuriyetin özgür bireyleri olsun dediler ve cumhuriyeti kurdular. Nasıl bir Türkiye devraldılar uzun uzun anlatacak değilim. Ama bütün genç arkadaşlarıma bir kitabı öğütlerim. Şevket Süreyya Aydemir’in ‘Suyu Arayan Adam’, bulun ve okuyun. Suyu Arayan Adam, bütün hayatı mücadeleler içinde geçmiş bir düşünürün kısa bir Türkiye tarihidir. Nasıl çalıştığını, neler yapıldığını, cumhuriyetin kuruluşunda hangi olaylarla karşılaştıklarını anlatır. İkinci kitap Falih Rıfkı Atay’ın ‘Çankaya’sıdır. O da cumhuriyetin ilk yıllarını anlatır.

Değerli arkadaşlarım, az önce söyledim cumhuriyeti kuran kadrolar aslında asker, Osmanlı paşaları. Hiçbirisi iktisat bilmiyor. Kur nedir, parite nedir, döviz nedir, enflasyon nedir, piyasa düzeni nedir, borsa nedir bunlar hiçbirisini bilmiyorlar. Ama bildikleri bir gerçek var. Mustafa Kemal aynen şöyle söylüyor 19 Ocak 1923’te: “Yeni Türkiye devleti cihangir bir devlet olmayacaktır. Fakat yeni Türkiye iktisadi bir devlet olacaktır diyor. Ve 1923’te İzmir’de İktisat Kongresi’ni toplarlar. Türkiye iyi de Türkiye’yi nasıl büyüteceğiz, nasıl bir daha birilerine mahcup etmeyeceğiz. İzmir İktisat Kongresi sonunda belli kararlar alınır. Fakat bakılır ki sermaye yetersiz ve devlet her tarafa fabrikalar kurmaya çalışır. Şeker fabrikaları. Cumhuriyetin ilanından 6 ay sonra şeker fabrikasının temeli atılmıştır. Koca Osmanlı şeker üretecek bir devlet değildir. Koskoca Osmanlı kendi parasını basacak bankaya sahip değildir. 1921’de Çocuk Esirgeme Kurumu’nu kurarlar. Neden? Çünkü erkekler savaş meydanlarında ölmüşlerdir, şehit düşmüşlerdir. Onların çocuklarına devletin bakması lazım, 1921.

15 Ağustos 1925; Kayseri’de uçak fabrikasının temeli atılır. 1934; 9 yıl sonra Kayseri’den kalkan ilk milli uçak Ankara’ya iner. 1940’lı yıllar, ben Sümerbanklardan, Şekerbanklardan söz etmiyorum,1940’lı yıllar Türkiye’nin uçak ihraç ettiği bir devlet olduğunu düşünün, Türkiye uçak ihraç etmeye başlamıştır 1940’lı yıllarda.

Bir tarih daha vereyim. 1 Haziran 1930, kendi parasını basacak merkez bankası kurulmuştur. Hani övünüyoruz ya Osmanlı, Osmanlı, Osmanlı. Eyvallah, tarihimize elbette bağlıyız, tarihimizi elbette seviyoruz. Ama Fatih dönemiyle Osmanlı’nın bitiş dönemi arasındaki farkı bilmiyoruz ve görmüyoruz. Düyun-ı Umumiye’ye teslim edilmiş bir devletin gelirlerini düşünün. Düşünün 7 tane batılı devlet gelmiş Türkiye’de yerleşmiş, bütün Türkiye Cumhuriyeti’nin gelirlerini ipotek altına almış. Böyle bir Osmanlı düşünün. Ama bu genç Türkiye Cumhuriyeti - tarihi de size vereyim değerli arkadaşlarım 4 Haziran 1944 – Osmanlı’nın borcunu son kuruşuna kadar ödedi. Bütün demiryollarını millileştirdi ve demirağlarla ördü. Malatya’dan, Uşak, Alpullu, Nazilli, Türkiye’nin her tarafına sanayi götürdü. Belki diyebilirsiniz ki, Malatya’da fabrika yani olsa ne olur, olmasa ne olur? Malatya’da fabrika ne demek biliyor musunuz o yıllarda? Üniversite mezunu birisinin Malatya’da olması demek, Malatya’da parkın olması demek, Malatya’da sinemanın olması demek, Malatya’da işçilerin olması demek, Malatya’da düzenli gelir elde eden bir işçi grubunun olması demek, Malatya’da fabrikanın bahçesinde düğünlerin yapılması demek, budur.

Şimdi bizler bunun kıymetini yeteri kadar bilmedik, öğrenmedik ve tarihimizi iyi anlatmadık. Size bir soru sorsam Atatürkçülük nedir diye? Her biriniz bir şey söylersiniz. Ama bunun tartışılmaz tek bir tanımı vardır. Atatürkçülük üretim demektir. Üretmeyen bir ülkenin büyüme şansı yoktur. Üretmeyen bir ülkenin dünyada saygınlık kazanma şansı yoktur. O nedenle Gazi Mustafa Kemal hemen savaş sonrası, “Savaş meydanlarında kazanılan zaferler ekonomik zaferlerle taçlandırılmadıkça bağımsızlığımızı sağlayamayız” diyor. Ekonominin bu kadar önemli ve bu kadar değerli olduğunun altını özenle çiziyor.

TARİHİMİZİN GERÇEKLERİNİ HEPİMİZ BİLMEK ZORUNDAYIZ

Sadece uçağımızı yapmıyoruz değerli arkadaşlarım. Okuma yazma oranı neydi Osmanlıyı devraldıklarında? Kadınlarda binde 8, bin kadından 8’i okuma yazma biliyor. Erkeklerde yüzde 5, bazı araştırmalara göre yüzde 6, bazılarına göre yüzde 8. Size az önce söylediğim Falih Rıfkı Atay’ın Çankaya kitabında şunu anlatır, der ki “Giderdik tren istasyonunda beklerdik fötr şapkalı, kravatlı iniyorsa; kesin bu okuma yazma biliyordur diye ona ‘gel devlette acaba memur olur musun?’ diye teklifte bulunurduk.” Okuma yazma bilen yok. Bugün bazıları ahkam keserler, ‘vay efendim demokrasiye niye erken geçmedik, niye çok partili hayata erken geçmedik’ diye. İyi de Hakkari’de kurulacak seçim sandığında okuma yazma bilen adam yok ki. O seçim sandığını Ankara’ya getirmek için 3 aya ihtiyaç var. Ankara’nın burnundaki Polatlı bile dünyanın öbür ucu olarak tanımlanırdı. Bugünün koşullarıyla geçmişi yargılamak kadar büyük bir hatanın içine hiçbir genç arkadaşım düşmesin. O günün koşullarına bakıp, o günün koşulları eleştirilebilir mi? Elbette eleştirilebilir. Ama kendi iç tutarlılığımızı sağlamak zorundayız. Millet Mektepleri kurulmuştur değerli arkadaşlarım 1929’da. 100 bin kadın okuma yazma öğrenmiştir. 1870 Almanya, okuma yazma oranı yüzde 80; 1870 Osmanlı, okuma yazma oranı yüzde 8. Osmanlı’nın niye battığını daha iyi anlıyoruz değil mi?

TARİHİ, GERÇEKLERİ BİLMEDEN, CUMHURİYET ÜZERİNE KONUŞMAK YANLIŞTIR

Dumlupınar şehitlerini anmak üzere Dumlupınar’a gittim. Dumlupınar’da güzel bir müze var. Savaşta kullanılan silahlar var. Silahlar müzede sergilenmiş. Rus silahları var, Amerikan silahları var, Alman silahları var. Peki çarpışan bizim askerlerimiz de ne silahları var? Bu silahların tamamı var. Osmanlının silahı var mı? Hayır yok. Çünkü Osmanlı tüfek üretmiyor. Ne zaman başlamışız? Makine Kimya Endüstrisini kurduktan sonra başlamışız kendi silahımızı üretmeye. Kılıçla dünyayı alacağımızı düşünmüşüz ve o nedenledir ki, Köroğlu “Delikli demir icat oldu mertlik bozuldu” demiştir. Bu gerçekleri, tarihimizin bu gerçeklerini hepimiz bilmek zorundayız değerli arkadaşlarım.

Bir şey daha söyleyeyim size. Biz sadece kendi uçağımızı, kendi fabrikalarımızı değil, kendi denizaltımızı da yapan bir ülkeyiz. Köy Enstitüleri kurulmuştur ve değerli arkadaşlarım bozulma ne zaman başladı? Bir üretim hamlesi gidiyor ve bir süre sonra ciddi bir bozulma başlıyor. Ekonomide bir geriye gidiş başlıyor. Tarih vereceğim size… 22 Nisan 1947, ABD senatosu 100 milyon dolarlık Türkiye’ye yardıma karar veriyor, Marshall Yardımı. Kendi uçağını üreten, kendi denizaltısını üreten, kendi fabrikalarını kuran Türkiye’ye, “Sana 100 milyon dolarlık Marshall Yardımı yapacağım. Senin uçak yapmana gerek yok ben sana uçağı bedava vereceğim. Gemi yapmana hiç gerek yok sana gemi vereceğim. Askerin palaskasından kullandığı çatal kaşığa kadar ben sana vereceğim.” diyor ve verildi de. Az önce söylediğim fabrikaların yapılması, demiryollarının yapılması, uçağın yapılması, motor fabrikalarının açılması Osmanlı’nın borçlarının son kuruşuna kadar ödenmesi… Arkasından bir şey daha söyleyeyim 22 Eylül 1947 - tabi bu arada İkinci Dünya Savaşı vs. de var - 22 Eylül 1947; Merkez Bankasının bir bülteni vardır, bültende diyor ki, “Türkiye Cumhuriyetinin 176 ton altını var.” Bütün bunlar yapılıyor, o yoksul Türkiye Cumhuriyeti 176 ton altına sahip ayrıca.

Marshall Yardımından sonra değerli arkadaşlarım, 12 Ocak 1952’de 58 milyon dolarlık askeri yardım başlıyor. 27 Ocak 1954, Köy Enstitüleri kapatılıyor. 14 Temmuz 1958, IMF’ye ilk niyet mektubunu veriyoruz. 4 Ağustos 1958, Türkiye Moratoryum ilan ediyor, yani ben iflas ettim diyor. Ne zaman uyanıyoruz? Kıbrıs Çıkarması’yla uyanıyoruz. Kıbrıs’a çıkarma yapıyoruz, diyorlar ki, “Bir dakika bizim gemileri kullanamazsın, bizim uçaklarımızı kullanamazsın.” Nasıl kullanamam? “Kullanamazsın” diyorlar. Uçak benzinini alamıyoruz, jetlerin tekerleklerini alamıyoruz. Kaddafi açıyor ve biz Kaddafi’den bunları sağlamak zorunda kalıyoruz.

Şimdi bu tarihi bilmeden, bu gerçekleri bilmeden cumhuriyet üzerine konuşmak yanlıştır. Cumhuriyeti böyle bileceğiz, böyle tanımlayacağız. Hiçbir ayrım yapılmamıştır, etnik kimlik üzerinden ayrım yapılmamıştır, inanç üzerinden ayrım yapılmamıştır, yaşam tarzı üzerinden ayrım yapılmamıştır. Cumhuriyet budur, kuruluşundaki felsefede budur, özgür düşünen... Aynı zamanda bu cumhuriyet çok partili yaşama geçmeden önce Toprak Reformu’nu da kısmen yapmıştır, üniversitelere özerkliği de sağlamıştır.

4 AYAKTAN OLUŞAN STRATEJİ

Şimdi değerli arkadaşlarım, ne yapmalıyız? Bu konuda da düşüncelerimi açıklamak isterim sizlere. Madem burada tartışacaksınız, biz neleri yapmalıyız, nasıl bir strateji izlemeliyiz ki, Türkiye Cumhuriyeti bölgesinin ve dünyanın önemli aktörlerinden biri olsun. Ne yapmalıyız? Eğer bunu düşünmezsek geleceği iyi kuramayız. Gençler geleceğimizdir. Bu lafın anlamı şu; beyler oturun yerinize, sakın sesinizi çıkarmayın, zaten biz gittikten sonra sıra size gelir. Bunu sakın kabul etmeyin. Gençler geleceğimizdir ama gençler bugünün en temel aktörleridir. Kadın – erkek eşitliği, sakın bundan ödün vermeyin, ‘efendim kadın evinde otursun’ diyen adama ‘kardeşim sen önce git kendin evinde otur’ diyebilmelisiniz. Hayatın her alanında kadın ve erkek omuz omuza mücadele edecek. Kadını bir yere hapsetmek cumhuriyetin ve çağdaşlığın, uygar dünyanın kabul edeceği bir şey değildir. Bilim… Bilime olağanüstü değer ve önem vermek zorundayız.

Şimdi ne yapmamızı, 4 ayaklı iç içe geçen halkalar halinde size bir strateji önereceğim. Tartışın, yanlış olabilir strateji, eksiği de olabilir. Ama önemli olan bir düşünceye ortaya koyup bunu daha mükemmel hale getirebilir miyiz veya daha mükemmelini bulabilir miyiz?

ADALET ÜZERİNE HEPİMİZİN TİTREMESİ LAZIM

Birinci ayağımız; hukukun üstünlüğü ve demokrasi. Dünyaya bakın, kişi başına gelirin 25 bin dolar ve daha fazla olduğu bütün ülkelerde tam demokrasi var. Bir de İslam dünyasına bakın. Zengin olağanüstü kaynakların üzerinde oturan ve yoksulları oynayan bir İslam dünyasına bakın. Hiçbirisinde demokrasi ve hukukun üstünlüğü yoktur. Hiçbirisinde kadın erkek eşitliği yoktur. Demek ki; birinci kuralınız demokrasi ve hukukun üstünlüğü. Bağımsız bir yargı olacak. Adalet en soylu kavramdır, bütün inançlarda, bütün kültürler de, bütün uluslarda en soylu kavramdır adalet. Adalet üzerine hepimizin titremesi lazım. Birilerinin talimatıyla karar veren değil, hukukun üstünlüğüne inanarak, vicdanıyla karar veren yargıca ihtiyacımız var. Medya özgürlüğü kesinlikle olmalı, düşünceyi ifade özgürlüğü kesinlikle olmalı. Bir kişi düşüncelerinden ötürü hapse atılmamalı. Bugün hapiste gazetecilerimiz var, yazarlarımız var, bilim insanlarımız var. Ben içime sindiremiyorum. Bugün içeride olan gazetecilerin hiçbirisi Cumhuriyet Halk Partisi lehine üç cümle bile kurmuş değildir. Ama ben onların haklarını savunmak zorundayım. Çünkü ben demokrasiye inanıyorum, insan haklarına inanıyorum, düşünceyi açıklama özgürlüğüne inanıyorum. Belki ben yanlış düşünüyorum, onlar doğruyu düşünüyorlar. Dolayısıyla düşünceyi açıklama demokrasinin olmazsa olmazıdır. Medya özgürlüğü demokrasinin olmazsa olmazıdır. Üniversitelerde bilimsel özerklik, bunların olması lazım... Bunların olmadığı yerde işler yürümez. Güçler ayrılığı ilkesi. Ne demek güçler ayrılığı ilkesi? Şunu insanlık tarihi gördü ve öğrendi; bir kişiye bütün yetkiler verildiğinde o kendi ulusunu bir süre sonra felakete sürüklemiştir. Örnek mi? Hitler örneği en somut örnek. Bütün yetkileri aldı. “Ben başkanım” dedi. Sadece kendi ülkesini değil, bütün dünyayı kana buladı. Ve ne yapıldı? Alman anayasasına halkın direnme hakkı kondu. Tıpkı 15 Temmuz’da halkın direnme hakkını kullandığı gibi.

Dolayısıyla demokrasiye yönelen her harekete karşı hepimizin ortak mücadele etmesi lazım. Güçler ayrılığı; yasama, yargı, yürütme. Çağdaş demokrasilerde buna bir de medya eklenir. Çünkü bunların tamamı milli iradeyi kullanırlar ve milli iradeyi temsil ederler. Bir kişi milli iradeyi temsil edemez. Demokrasilerde böyle bir şey yoktur. Güçler ayrılığı bu açıdan çok önemlidir. Bu bağlamda, başkanlık tartışmaları yapılırken, “Yasama ve yargı benim için ayak bağıdır” diye birisi söylüyorsa onun demokrasiye ihanet ettiğini rahatlıkla düşünebilirsiniz. Benim gibi düşünmeyen yargı veya benim gibi düşünmeyen yasama organı olmaz. Düşünceyi açıklama özgürlüğünün özünde birlikte tartışmak, uygarca tartışmak, uygarca konuşmak, uygarca çözüm yolları bulmak yatar.

ÜNİVERSİTELERİ BİLGİ ÜRETMEYEN BİR TOPLUMUN KATMA DEĞERİ YÜKSEK ÜRÜN ÜRETME ŞANSI YOKTUR

İkinci ayağımız üreten Türkiye, Türkiye’nin üretmesi lazım. Soru şu: Ne üreteceğiz, neyi üreteceğiz? Bez mi üreteceğiz yoksa katma değeri yüksek ürün mü üreteceğiz? Bez mi üretirsek dünya da belirliliğimiz, saygınlığımız artar, yoksa katma değeri yüksek ürün ürettiğimiz zaman mı Türkiye’nin saygınlığı artar? Elbette ki tartışmasız katma değeri yüksek ürün ürettiğimiz zaman. Peki soru şu: Katma değeri yüksek ürünü nasıl üreteceğiz? Bilinen tek bir yolu var arkadaşlar üniversiteleri bilgi üretmeyen bir toplumun katma değeri yüksek ürün üretme şansı yoktur. O halde ne olması lazım? Üniversitelerin bilim üretmesi lazım... Ne olması lazım? Üniversitelerin bilimsel özerkliğinin, mali özerkliğinin, yöntesel özerkliğinin olması lazım… Ne olması lazım? Üniversitelerde her türlü bilgi özgürce tartışılabilmeli. Üniversitelerde bir kişi kalkıp düşüncesini açıkladığı zaman onu yakalayıp hapse atmamalıyız, onu yakalayıp üniversiteden atmamalıyız. Onun düşüncesi bir süre sonra gerçeği de ifade etmiş olabilir. Tıpkı orta çağda birisinin çıkıp, cesur birisinin çıkıp, “Dünya düz değil arkadaş, dünya yuvarlaktır.” dediği gibi. Vay sen misin dünya yuvarlaktır diyen, alıp doğru engizisyon mahkemesine çıkarmışlar. Bugün herhalde dünya düzdür diyene herkes güler. Aykırı düşüncelerden korkmamak lazım, aykırı düşünceler yeri ve zamanı gelir doğru da olabilir. Ve Mustafa Kemal’in bu bağlamda söylediği ve hepimizin bilmesi gereken bir cümlesi vardır, şöyle der: “Çalışmadan, öğrenmeden, yorulmadan rahat yaşamanın yollarını alışkanlık haline getirmiş milletler; evvela haysiyetlerini, sonra hürriyetlerini ve daha sonra da istikballerini kaybetmeye mahkumdurlar”. Asıl bize Atatürk bu bağlamda öğretilmeli. Sarı saçlı, mavi gözlü… Olabilir, ama benim için düşünceleri önemlidir. Dünyada Mustafa Kemal’e saygınlık kazandıran da zaten bu düşünceleridir.

BİZ NELERİ TARTIŞIYORUZ, ONLAR NELERİ TARTIŞIYORLAR

Ve geliyorum değerli arkadaşlarım üçüncü ayak. Size bu arada bir haber de vereyim. Amerikan kongresi bir süre önce bir yasağı kabul etti. Konusu ne biliyor musunuz? Uzay Rekabet Hukukuyla ilgili bir yasayı kabul etti, ‘uzaydaki madenleri kim, nasıl kullanacak?’ diye. Bakın biz neleri tartışıyoruz, onlar neleri tartışıyorlar? Biz nelerle uğraşıyoruz, onlar nelerle uğraşıyorlar? Ruhsar Hanım yine güzel bir şey söyledi düşünmekten söz ederken. Düşünmeyi tetikleyen temel unsur meraktır ve insanın doğasında vardır merak. Amerikalıların Mars’a gönderdikleri aracın adı da ‘Merak’tır, ne var orada diye? Ama biz çocuklarımız merak ettiği için bazen döveriz, ‘bu kadar soru niye soruyorsun?’ diye. Tam tersine onların daha fazla soru sormalarına olanak sağlamalıyız.

Stratejinin üçüncü ayağı güçlü bir sosyal devlet. Eğer güçlü bir sosyal devlet olabilirsek yani aç ve açıkta hiç kimse kalmazsa, gelir dağılımı dengeli olursa, kişi başına gelir 25-30 bin doları yakalayabilirsek, artık ülkede barışı ve istikrarı sağlamış oluruz güçlü bir sosyal devletle.

SÜRDÜRÜLEBİLİRLİĞİN TEMEL AYAĞI EĞİTİMDİR

Dördüncü ayağı da sürdürülebilirliktir. Yani bir yerde tıkanıp kalmayacağız. Bunun sürdürülebilir olması lazım. Sürdürülebilirliğin temel ayağı da eğitimde yatar. Sürekli kendisini yenileyen, sürekli araştıran eğitimdir değerli arkadaşlarım.

Ben kısaca bunları size aktardım. Uzun konuştuğumun da farkındayım ama izin verirseniz size güzel bir siyasetçi fıkrası anlatarak sözlerime son vereyim. Böyle güzel bir toplantıda, buna benzer bir toplantıda hocam gibi, Ruhsar Hanım gibi; genç bilimciler, genç bilimci arkadaşım gibi herkes çıkmış ve kısa konuşmalar yapmış. Bir politikacı varmış salonda demişler ki; “Siz de kısa bir konuşma yapar mısınız?” “Ya izin verin ben konuşmayayım” demiş. Olur olur demişler ama yani çık konuş, sen de bir şeyler söyle. Ve politikacı çıkmış kürsüye başlamış konuşmaya. Bir saat, iki saat, üç saat, dört saat devamlı konuşuyor. İçeri girenler, çıkanlar, yatanlar, uyuyanlar. En sonunda sözlerini bağlarken, “Değerli arkadaşlar, ben sabah evden çıkarken saatimi unutmuştum, o nedenle süreyi pek iyi ayarlayamadım. Kusura bakmayın” deyince arkadan genç birisi bağırmış, “Beyim sen bırak saati demiş, arkandaki takvime bak” demiş.

Şimdi değerli arkadaşlarım Türkiye sizden çok şey bekliyor. Tartışmaktan, uygarca tartışmaktan sakın kaçınmayın, çekinmeyin. Birbirinizin kimliğine, yaşam tarzına, birbirinizin inançlarına saygılı olun. Her değer bizim değerimizdir. Her farklılık bizi ayrıştıran değil, zenginliğimizin kaynağı olmalıdır, her farklılık. Eğer olaylara böyle bakabilirsek, olayları böyle yorumlayabilirsek güzel Türkiye’yi birlikte inşa edebiliriz.

Evet, umudumuz sizsiniz. Geleceğimiz de sizsiniz ama bugünün temel aktörleri de sizsiniz. Dolayısıyla hepinize en içten selamlarımı, saygılarımı sunuyorum. Beni dinleme sabrı gösterdiğiniz için de hepinize yürekten teşekkür ediyorum.

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder

Başka Haber Designed by Templateism.com Copyright © 2014

Blogger tarafından desteklenmektedir.